Ağlayan Bir İnsan mı, Yoksa Susan Bir Ümmet mi?

Bazı gözyaşları kişisel değildir.

Bazı gözyaşları, bir insanın değil; bir ümmetin, bir coğrafyanın ve bir medeniyetin sessiz feryadıdır. Bazen bir damla gözyaşı, saatlerce yapılan konuşmalardan daha fazla şey anlatır.

Çünkü gözyaşı yalan söylemez.

Son günlerde Dr. Fatih Erbakan’ın gözyaşları üzerinden yapılan yorumları takip ederken, aslında herkesin olaylara kendi penceresinden baktığını gördüm. Kimileri bunu anlık bir duygusallık olarak değerlendirdi, kimileri ise siyasi bir görüntü olarak okumaya çalıştı.

Oysa mesele, bir insanın ağlamasından çok daha büyüktür.

Bugün yaklaşık iki milyarlık İslam âleminin, nüfus ve güç bakımından kendisinden katbekat küçük yapılara ve siyonizme karşı siyasi, ekonomik ve askerî anlamda çaresiz bırakılmış görüntüsü, vicdan sahibi herkes gibi onu da derinden yaralamaktadır.

Çünkü gerçek dava adamları, kendi dertlerinden önce milletlerinin ve ümmetlerinin derdini taşırlar.

Onlar rahat koltuklarda otururken huzur bulamazlar.

Gazze yanarken, Kudüs işgal altındayken, çocuklar bombalar altında can verirken “Bana ne?” diyemezler.

Konuşmamız gereken, bir kişinin neden ağladığı değil; milyarlarca Müslümanın aynı acıyı paylaşmasına rağmen neden aynı iradeyi ortaya koyamadığıdır.

Farklı bayraklarımız olabilir.

Farklı mezheplerimiz olabilir.

Farklı diller konuşabiliriz.

Ama mazlumun gözyaşı her yerde aynı renktir.

Gazze yanıyor.

Çocuklar okul sıralarında, hastane koridorlarında ve oyun oynadıkları sokaklarda hayatlarını kaybediyor.

Anneler evlatlarını kefensiz toprağa veriyor.

Babalar, enkazların arasında çocuklarının ayakkabılarını arıyor.

Mescitler bombalanıyor.

Hastaneler hedef oluyor.

Mazlum ve Müslüman coğrafyaların üzerine ölüm yağmaya devam ediyor.

İnsanlık ise çoğu zaman sadece seyrediyor.

Dünya ise insan haklarından, uluslararası hukuktan ve demokrasiden söz etmeye devam ediyor.

İnsanı ağlatan da tam olarak budur.

Bugün Müslümanların en büyük problemi yalnızca dışarıdan gelen saldırılar değildir. Asıl problem, içeride kaybettiğimiz birlik ruhudur.

Birbirimize sırtımızı döndükçe, başkalarının bize yön vermesi kaçınılmaz hâle geliyor.

Bu nedenle bugün bize düşen, kimin ağladığını tartışmak değil; neden ağlanacak hâle geldiğimizi sorgulamaktır.

Çünkü bir insanın gözyaşına takılıp kalırsanız, hakikati kaçırırsınız.

Bugün bölgemizde oynanan oyun sıradan bir savaş değildir.

Filistin’den Lübnan’a…

Suriye’den Irak’a…

İran’dan Yemen’e kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan gelişmeler, birbirinden bağımsız hadiseler değil; uzun yıllardır adım adım örülen büyük jeopolitik mücadelenin parçalarıdır.

Bu tabloyu gören herkesin yüreği sızlar.

Çünkü mesele yalnızca bir ülkenin meselesi değildir.

Mesele, adalet ile zulmün mücadelesidir.

Mesele, insanlığın vicdan sınavıdır.

Dr. Fatih Erbakan’ın gözyaşlarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

O gözyaşları yalnızca bir cenazenin ardından dökülmüş yaşlar değildir.

O gözyaşları; yetim kalan çocuklara, bombalar altında can veren masumlara, parçalanan ailelere, susturulan vicdanlara ve dağınık hâle gelmiş İslam dünyasına dökülmüştür.

Birlik olamayan İslam dünyasına dökülmüştür.

Birbirine omuz vermesi gereken milyarlarca Müslümanın parçalanmışlığına dökülmüştür.

Henüz okul sıralarındayken 175 masum yavrunun bombalarla katledilmesine dökülmüştür.

Dünyanın dört bir yanında akan mazlum kanına, yetim kalan yavrulara ve evlatsız bırakılan anne babalara dökülmüştür.

Belki de o gözyaşları, İslam coğrafyasında yaşanan bütün acıların bir film şeridi gibi zihinden geçmesinin sonucuydu.

Kısacası, ümmetin birlik olamayışına ve darmadağın oluşuna dökülen gözyaşlarıydı bunlar.

Çünkü gerçek dava adamları makamlarıyla değil, taşıdıkları yükle ölçülür.

Onların omuzlarında yalnızca bir partinin değil, bir medeniyetin, bir ümmetin sorumluluğu vardır.

Bugün gözlerimizin önünde, on yıllardır adım adım hazırlanan büyük siyonizm planların sahneye konulduğunu görüyoruz.

İran’a yönelik saldırılar, Filistin’de yaşanan insanlık dramı, bölgesel hesaplaşmalar ve küresel güç mücadeleleri birbirinden bağımsız değildir.

Bütün bunları tek bir film şeridi gibi görebilenlerin omuzlarındaki yük de ağırdır.

Bu nedenle Dr. Fatih Erbakan’ın gözyaşlarını yalnızca bir duygusallık olarak değerlendirmek büyük bir yanılgı olur.

O gözyaşları; zulme karşı dik duruşun, mazlumdan yana tavır almanın ve emperyalizme ve siyonizme karşı yıllardır savunulan ilkeli siyasetin bir yansımasıdır.

Çünkü gerçek liderlik yalnızca kürsülerde konuşmak değildir.

Gerektiğinde milletin acısıyla ağlayabilmek, ümmetin ve mazlumun yükünü yüreğinde hissedebilmektir.

Bugün ağlanması gereken sadece yaşanan olaylar değildir.

Ağlanması gereken dağınıklığımızdır.

Sessizliğimizdir.

Birliğimizi kaybetmiş olmamızdır.

Mazlumların feryadına gerektiği kadar sahip çıkamayışımızdır.

Belki de en çok buna ağlıyoruz.

Çünkü gözyaşı bazen acizliğin değil, vicdanın en güçlü haykırışıdır.

Ve unutulmamalıdır ki; gözyaşı dökebilen yürekler, hâlâ umut taşıyan yüreklerdir.

Biz, gözyaşını konuşanları mı eleştireceğiz; yoksa o gözyaşını döktüren sebepleri mi ortadan kaldırmaya çalışacağız?

Asıl mesele budur.

Belki de o gözyaşları, hepimize tutulmuş sessiz bir aynadır.

Necip Fazıl Kısakürek’in şu sözü tam da böyle zamanlar içindir:

“Anlamazdınız, ağlayabilseydiniz anlardınız.”

İşte Dr. Fatih Erbakan’ın gözlerinden süzülen yaşlar da belki tam olarak böyle okunmalıdır.

Yaşar ÖZKAN