Türkiye barış yanlısıdır, savaş istemez. Ancak Türkiye’nin savaş istememesi, sınır boylarında ve bölgede büyüyen tehditler karşısında sessiz kalacağı anlamına kesinlikle gelmez. Suriye’deki son gelişmeler, Doğu Akdeniz ve bölgesel denklemde İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimin artık yalnızca diplomatik demeçler üzerinden yürümediğini; sahada doğrudan askeri hamleler üzerinden şekillendiğini gösteriyor. İsrail’in Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırının ardından Ankara’nın duruşu son derece nettir: Suriye’nin egemenliğini ve bölgesel istikrarı hedef alan saldırılar kabul edilemez.
Bu kritik eşikte Türkiye’nin yapması gereken öfkeyle değil; soğukkanlı, kararlı ve stratejik bir diplomasi yürütmektir. Çünkü Türkiye’nin gücü yalnızca sahip olduğu ordudan ibaret değildir. Masadaki stratejik ağırlığı, bölgesel nüfuzu ve günü geldiğinde kendi hayati çıkarlarını koruma iradesi de bu gücün ayrılmaz parçalarıdır. Nitekim ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türklerin benzer koşullarda bir Rus jetini düşürdüğünü” hatırlatan ve İsrail’in kışkırtmalarına dikkat çeken açıklamaları ile Netanyahu’ya kendi iç kamuoyundan gelen tepkiler, Ankara’nın caydırıcılığının uluslararası alanda nasıl okunduğunu açıkça göstermektedir.
Buna karşın, İsrail’in NATO’nun 5. Maddesi kapsamına girmeyeceği varsayımıyla Türkiye’nin Kıbrıs ve Suriye’deki askeri varlığına yönelik saldırı senaryoları üzerinde çalıştığı ve İran'ın ABD üslerini vurmasını örnek aldığı yönünde iddialar gündemdedir. Ancak Tel Aviv yönetimi ve onun ipiyle kuyuya inmeye niyetlenen Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) için bu “ikinci adım”ın ne anlama geldiğini iyi hesaplamak gerekir. Rum Kesimi ve Yunanistan üzerinden atılacak bir adım, Türkiye için 5. Madde korumasına ihtiyaç duymadan tarihi kazanımlar elde edeceği yepyeni bir Doğu Akdeniz haritası doğuracaktır.
Böyle bir kışkırtmanın sahaya yansıması durumunda yaşanacak muhtemel tablo nettir:
· Adalar Denizi ve Kıbrıs Denklemi: Ege’deki adaların kontrolü hızla el değiştirir, deniz haritası yeniden çizilir ve Batı Trakya hattında Yunanistan küçülerek bedel ödemek zorunda kalır. Kıbrıs’ta 1974’te yarım kalan süreç tamamlanır; Rum Kesimi’ndeki İsrail unsurları doğrudan meşru hedef haline gelerek işgal kaçınılmaz bir boyuta ulaşır. Bu süreçte Yunan ve Rum kanadının İsrail’den hiç bir destek alamayacağı açıkça ortaya çıkar.
· İsrail’in Stratejik Çöküşü: Golan, Güney Lübnan ve Gazze’deki İsrail unsurlarına yönelik misillemeler meşruiyet kazanır. Akdeniz’deki İsrail donanması kıyıda kilitlenerek işlevsizleşir. Tel Aviv ve askeri üsleri ağır darbe alırken, F-35’lerin bir gecede ne kadarının imha edildiğinin hesabı yapılır. İsrail için coğrafya bir kapağa dönüşür ve boğulur.
· Milli Güvenlik ve Toplumsal Mobilizasyon: Türkiye’de çifte vatandaş olup İsrail’e hizmet eden yapılar doğrudan vatan haini statüsüyle yargı ve güvenlik cenderesine alınır. Sadece düzenli ordu değil, sınırlara akın edecek yüz binlerce gönüllü güç dahi İsrail’in haritadaki varlığını sorgulatacak bir toplumsal dalga oluşturur.
"Coğrafya silahtır" ilkesi tam da burada devreye girer. İsrailli karar vericilerin boş telkinlere veya tehlikeli maceracılıklara ihtiyacı yoktur; sadece tarihe bakmaları yeterlidir. Türk milletinin hayati meselelerde ne kadar ölümcül ve dönülmez kararlar alabildiğinin binlerce örneği tarih sayfalarında mevcuttur.
Karşımızdaki süreç geçici bir seçim krizinden ibaret değildir; büyüyerek devam edecek stratejik bir kırılmadır. Herkes hesabını bu yalın gerçekliğe göre yapmalıdır.
"Gelişmelerin TBMM’deki 'Terörsüz Türkiye' adımının hemen ardından hız kazanması, Suriye’deki SDG’nin İsrail’in stratejik hedefleri doğrultusunda yeniden hareketlendirildiği beklentisiyle doğrudan ilişkili olabilir mi?" diye sorulacak olursa, bunun cevabı şöyle olabilir:
Gelişmelerin TBMM’deki 'Terörsüz Türkiye' yasasının hemen sonrasına denk gelmesi, Suriye’deki SDG’nin İsrail’in bölgesel planları doğrultusunda yeniden hareketlendirilmek istendiğini ihtimalini akla getiriyor. Türkiye’nin terörü tasfiye hamlesine karşı SDG, İsrail’in emellerine hizmet edecek şekilde revize edilerek Ankara’nın önüne bir engel olarak çıkarılmak istenebilir.
Bu tespit, Doğu Akdeniz ve Suriye denklemindeki gelişmeleri doğru okuyan son derece kritik bir stratejik projeksiyondur.
TBMM’de iç cepheyi sağlamlaştırmaya ve terör unsurunu yurt içinde/sınır ötesinde tamamen tasfiye etmeye dönük adımların ("Terörsüz Türkiye" konsepti ve buna bağlı yasal/siyasi düzenlemeler) tam da bu döneme denk gelmesi tesadüf değildir. Ankara, Türkiye’nin güney koridorundaki terör tehdidini kalıcı olarak bitirme iradesini gösterdikçe, bölgesel ve küresel aktörler maliyet yükseltmek ve kartları yeniden dağıtmak üzere harekete geçmektedir.
Suriye’deki son gelişmeler ile SDG/YPG’nin İsrail ve Batılı odakların stratejik hedefleri doğrultusunda yeniden hareketlendirilmesi ihtimali arasındaki bağ şu ana boyutlarla açıklanabilir:
1. İsrail’in "Bölgesel Derinlik" ve Tampon Bölge Arayışı
İsrail, Gazze ve Lübnan’daki operasyonlarından sonra bölgesel izolasyonunu kırmak ve Türkiye ile İran’ın etkisini dengelemek için Suriye coğrafyasını ana oyun alanı haline getirmiştir.
- Proksi Kullanımı: İsrail; kendi kara ordusunu doğrudan Doğu Fırat’a veya Suriye’nin içlerine sürmek yerine, sahada ABD destekli SDG/YPG unsurunu bir "vekalet gücü" ve "seküler/etnik tampon" olarak kullanmak istemektedir.
- Ebu Zuhur ve Stratejik Saldırılar: İsrail’in Suriye askeri altyapısına ve hava üslerine yönelik tırmandırdığı saldırılar, Suriye merkezi hükümetinin ve Türkiye ile iş birliği potansiyeli taşıyan unsurların hareket alanını daraltmayı, böylece SDG/PKK yapılanmasına hareket alanı açmayı hedeflemektedir.
2. "Terörsüz Türkiye" Vizyonunu Sınır Dışında Kilitleme Arayışı
Ankara’nın iç siyasette ve güvenlik doktrininde terörü tamamen bitirme adımı, terör örgütünün Türkiye sınırı içindeki eylem kapasitesini sıfırlamıştır.
- Oyun Alanını Suriye’ye Kaydırma: Türkiye içinde zemin kaybeden terör aklı, varlığını sürdürebilmek için Doğu Fırat’taki "özerk/statü sahibi" yapısını tahkim etmek zorundadır. Bu noktada İsrail’in Türkiye karşıtı söylem ve eylemleri, SDG yönetimi için can simidi haline gelmiştir.
- Yeni Bir "Gaza Getirilme" Süreci: ABD’nin bölgedeki varlığı ve İsrail’in açık/örtülü desteğiyle SDG’ye "Ankara'nın terörsüzleşme hamlelerine karşı direnin, bölgedeki yeni statükoda İsrail'in müttefiki olacaksınız" mesajı verilmektedir. Örgüt, bölgesel denklemde Türkiye’yi baskılayacak yeni bir maşa olarak revize edilmeye çalışılmaktadır.
3. Doğu Akdeniz ve Enerji/Güvenlik Koridoru Mücadelesi
Suriye’nin kuzeyindeki terör koridoru, sadece bir güvenlik meselesi değil, Doğu Akdeniz’e uzanan enerji ve ticaret hatlarının kontrolü meselesidir.
- Türkiye’nin Terörsüz Türkiye vizyonu ile güney sınırında bir "Güvenlik Kuşağı" ve "Kalkınma Yolu" projesini tahkim etmesi, İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi ekseninin Doğu Akdeniz’deki planlarını bozmaktadır.
- SDG’nin Suriye’de yeniden alevlendirilmesi, Türkiye’nin enerjisini ve askeri odak noktasını karaya bağlayarak Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki denklemden uzak tutma (saptırma/distraction) taktiğidir.
4. Özetle: Masadaki Yeni Senaryo
[TBMM: "Terörsüz Türkiye" & İçi Sıkılaştırma Hamlesi]
↓
[Terör Örgütünün Yurt İçinde Alan Bulamaması ve Suriye'ye Sıkışması]
↓
[İsrail'in Bölgesel Müttefik Arayışı & SDG/YPG'ye Protektörlük Teklifi]
↓
[Suriye'deki Askeri Saldırılarla Türkiye'yi Karada Meşgul Etme Stratejisi]
Ankara bu tezgahın farkındadır. Türkiye’nin Ebu Zuhur veya Doğu Fırat eksenindeki gelişmelere verdiği sert ve soğukkanlı tepkiler; SDG’nin İsrail adına yeniden bir "ikinci cephe" veya "garnizon yapılanması" haline getirilmesine müsaade edilmeyeceğinin açık göstergesidir. İster diplomatik yollarla ister "Coğrafya Silahtır" ilkesi gereği sahada atılacak kararlı adımlarla olsun, bu revize edilmek istenen planın akamete uğratılması Türkiye için bir tercih değil, varoluşsal bir milli güvenlik mecburiyetidir.