Eğitim

İhlâs ve İnsanlık Hizmeti: İyi Niyet Suistimal Edilmemeli, Fedakârlık Görmezden Gelinmemeli

Bediüzzaman Said Nursî'nin din hizmetindeki en önemli prensiplerinden biri olan “ihlâs”, insanın yaptığı iyiliği ve hizmeti şahsi menfaatten uzaklaştırarak Allah'ın rızasına yöneltmesini ifade ediyor. Türkiye'de zaman zaman iyi niyetli insanların istismar edildiği, bazı kişilerin ise toplum yararına yaptığı fedakârlıkların gölgede kaldığı bir dönemde, ihlâs kavramı yeniden düşünülmesi gereken önemli bir değer olarak öne çıkıyor.

Toplumların ayakta kalmasını sağlayan yalnızca kanunlar, kurumlar ve ekonomik imkânlar değildir. Bir toplumun gerçek gücü; insanların birbirlerine duyduğu güven, dayanışma, merhamet ve karşılık beklemeden yapılan iyiliklerle de şekillenir. Ancak Türkiye'de olduğu gibi dünyanın birçok yerinde de iyi niyetin istismar edildiği örneklerle karşılaşılabiliyor. İnsanların yardım duygularını, güvenini ve fedakârlık anlayışını kendi çıkarları için kullanan kişiler, yalnızca mağduriyet oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda toplumdaki güven duygusuna da zarar veriyor.

Bu nedenle kötü niyetli insanların yaptıklarıyla samimi biçimde insanlık yararına çalışan kişilerin aynı kefeye konulmaması büyük önem taşıyor. Zira fedakarca çalışan bu insanların şevkinin kırılmaması gerekir. Bu insanların yaşadığımız bu çağda gençlerimizin şeytanın ve deccaliyetin tuzaklarından nasıl kurtulacağının çaresi bu insanları gayretli ve karşılıksız çalışmaları neticesinde olacaktır. Devlete düşen vazife ise "Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır" kötülükleri def etmektir. Tebliği ise bu işe gönül vermiş ihlaslı insanların yapacağı bir vazifedir. Herkesin malumu 100 bini aşan diyanet camiası pasif kalmakta ve olaylara reaksiyon gösterememektedir. Belki de vazifeleri camilerin açık kalması kuran okunması namaz kıldırmaları ve özgürlüğümüzün sembolü dinimizin dünyaya ilanı ve güvenliğimizin nidası ezanların okunmasıdır. Yüzyıllardır islamı tebliğ eden veliler vardır ve bu iş bizim kültürümüzün bir parçası haline gelmiştir. Bu tebliğ eden kurumlara islamın öngördüğü kuran ve sünnet doğrultusunda sahip çıkmalıyız. Bu iş gönüllülükle ihlas ile yapılan bir iştir.

Burada hizmet ehlinin özellikle dikkat etmesi gereken en mühim hususlardan biri, hizmeti şahsî menfaate ve maddî beklentiye dönüştürmemek, kimseden para dilenmemek ve ihtiyaç hâlinde dahi izzet-i nefsini muhafaza etmektir. Bu hassasiyetin Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatında ne derece güçlü olduğunu, Bayram Ağabey’den bizzat dinlediğim bir hatıra çok güzel ortaya koymaktadır: Üstad’a hediye edilmek üzere bir cübbe getirildiğinde, Bediüzzaman Hazretleri bunu karşılıksız kabul etmemiş, cübbenin kirasını ödeyerek almıştır. Bu küçük gibi görünen hadise, aslında onun hizmet anlayışındaki büyük bir düsturu göstermektedir: Hizmet eden insan, hizmetini insanların maddî imkânlarına bağlamamalı; mümkün mertebe elini halka değil Hakk’a açmalı, şahsî ihtiyacını dahi istismar vesilesi hâline getirmemelidir. Ne yazık ki zaman içerisinde bu hassasiyetlerin bir kısmı unutuldu; dünyanın acımasız maddî çarkları, insanı fark ettirmeden ihtiyaçtan beklentiye, beklentiden menfaate, menfaatten de hizmetin ruhunu zedeleyen bir anlayışa sürükleyebildi. Oysa hakiki hizmetin bereketi, çok para toplamakta değil; az imkânla çok fedakârlık yapmakta, insanların gönlünü ve duasını kazanmakta, hizmeti şahsî kazancın önüne koymakta saklıdır. Bediüzzaman’ın hayatındaki bu tür hatıralar, bugün hizmet iddiasında bulunan herkes için yeniden düşünülmesi gereken bir ölçü ortaya koymaktadır: Hizmet eden, hizmet ettiği insanlardan geçinmeye değil, gerektiğinde onlar için fedakârlık yapmaya talip olmalıdır.

Bediüzzaman'ın hizmet anlayışında “ihlâs” vurgusu

Bediüzzaman Said Nursî'nin hayatında ve eserlerinde üzerinde en fazla durduğu kavramlardan biri “ihlâs” oldu. Said Nursî, iman ve Kur'an hizmetinin şahsi makam, şöhret veya maddi menfaat için değil, Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yürütülmesi gerektiğini savundu. Bu anlayışın yalnızca sözde kalmadığı, onun hayatındaki tercihleriyle de ortaya konulduğu ifade edilir. Dünya makamlarından uzak durması, şahsi menfaatleri geri plana atması ve hayatını iman ve Kur'an hizmetine adaması, onun hizmet anlayışının temel unsurlarından biri olarak değerlendirilir. Bediüzzaman'ın yaklaşımında asıl mesele “Ben ne kazanacağım?” değil, “İnsanlığa ne fayda sağlayabilirim?” sorusudur. Bu bakış açısı yalnızca dinî hizmetler açısından değil, toplum hayatının tamamı açısından da önemli bir ahlaki ölçü ortaya koymaktadır.

“Kendisi için değil, davası için yaşadı”

Bediüzzaman'ın hayatına ilişkin anlatımlarda, onun kendi şahsını merkeze almaktan ziyade inandığı davayı ve hizmeti öncelediği vurgulanır. Risale-i Nur'da aktarılan bir hatırada, Van Kalesi civarında hayatını tehlikeye atan bir olay sırasında dahi kendi canından önce davasını düşündüğü ve “Ah dâvâm” dediği aktarılır. Bu anlatım, onun hizmet anlayışındaki fedakârlığın sembolik örneklerinden biri olarak görülmektedir. Buradaki temel mesaj ise oldukça açıktır: Gerçek hizmet, kişinin kendisini büyütmesinden önce hizmet ettiği değeri büyütmeye çalışmasıdır.

İhlâs yalnızca kazanılacak değil, korunacak bir değerdir

Bediüzzaman'ın ihlâs konusundaki yaklaşımında dikkat çeken başka bir nokta da, ihlâsın kazanılması kadar korunmasının da önemli görülmesidir. İnsan iyilik yaparken dahi zaman içerisinde takdir edilme, övülme, makam sahibi olma veya çevresinden karşılık bekleme gibi duygulara kapılabilir. Bu nedenle ihlâs, yalnızca bir kez elde edilen bir özellik değil; sürekli korunması gereken bir ahlaki duruş olarak ele alınır. Bediüzzaman'ın talebelerine İhlâs Risalesi'ni düzenli olarak okumalarını tavsiye etmesi de bu anlayışın bir göstergesidir.

Türkiye'nin ihtiyacı: İyiliği suistimalden korumak

Bugün Türkiye'de toplumsal hayat açısından üzerinde durulması gereken önemli konulardan biri de iyi niyet ile suistimal arasındaki ayrımın doğru yapılmasıdır. Bir insanın suç işlemesi veya başkasının iyi niyetini kullanması, toplumdaki bütün insanların aynı şekilde değerlendirilmesini gerektirmez. Aynı şekilde bazı kişilerin dini, milli veya insani değerleri istismar ederek çıkar sağlaması da bu değerlere samimiyetle hizmet eden insanların tamamının töhmet altında bırakılmasına gerekçe olmamalıdır. Çünkü Türkiye'de ve dünyanın farklı bölgelerinde karşılık beklemeden yardım eden, ihtiyaç sahiplerinin yanında duran, eğitim, sağlık, afet, sosyal yardım ve insani hizmetlerde gönüllü olarak çalışan binlerce insan bulunmaktadır.Bu insanların yaptığı fedakârlıkların görünür kılınması, toplumsal güven açısından da önemlidir.

Kötünün yaptığı iyinin değerini azaltmamalı

Toplumda zaman zaman yaşanan olumsuz hadiseler, insanların iyiliğe olan inancını zayıflatabiliyor. Oysa bir kişinin iyi niyetini kötüye kullanması, iyiliğin kendisini değersiz hale getirmez. Bir insanın yardım etmesi karşılığında kandırılması, bütün yardımlaşma anlayışının yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir kişinin dini veya manevi değerleri istismar etmesi de samimi insanların inancını ve hizmetini değersizleştirmez. Burada yapılması gereken, suistimali yapanla samimi hizmet eden kişiyi birbirinden ayırabilmektir. Adaletin gereği de budur.

İhlâsın toplumsal karşılığı

Bediüzzaman'ın ihlâs anlayışı, dinî hizmet bağlamında ortaya konulmuş olsa da taşıdığı ahlaki mesaj daha geniş bir toplumsal anlam taşımaktadır. İşini hakkıyla yapan öğretmen, hastasına fedakârca hizmet eden sağlık çalışanı, afette insan kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye atan görevli, ihtiyaç sahibine yardım eden gönüllü veya toplum yararına çalışan herhangi bir kişi de aynı temel ahlaki soruyla karşı karşıyadır: Yaptığımız işi gerçekten hizmet etmek için mi yapıyoruz, yoksa şahsi çıkarımız için mi? İşte ihlâs kavramı bu noktada önem kazanmaktadır.

Toplumun gerçek kahramanları görünür olmalı

Türkiye'nin geleceği açısından yalnızca yanlış yapanları konuşmak yeterli değildir. Yanlış yapan elbette hukuk karşısında hesabını vermelidir. Ancak aynı zamanda doğru yapan, fedakârlık gösteren ve insanlık için çalışan insanların da görünür olması gerekir. Çünkü sürekli olarak kötülüğün öne çıkarıldığı bir toplumda insanlar zamanla iyiliğin azaldığını düşünebilir. Oysa gerçek hayat bunun tam tersini de gösteriyor. Sessiz sedasız iyilik yapan, ihtiyaç sahibine el uzatan, karşılık beklemeden çalışan ve yaptığı hizmetten kişisel menfaat sağlamayan çok sayıda insan var. Belki de toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, bu insanların değerini bilmektir. Bediüzzaman Said Nursî'nin ihlâs anlayışının temelinde samimiyet, fedakârlık, şahsi menfaatten uzak durma ve hizmeti merkeze alma düşüncesi bulunmaktadır. Bugün bu anlayışın toplumsal hayata yansıması, iyi niyetli insanların istismar edilmesini önlemek ve samimi hizmet eden insanların da haksız ithamlardan korunmasını sağlamakla mümkün olabilir. Suç işleyen suçunun sorumluluğunu taşımalıdır; fakat bir kişinin hatası, binlerce samimi insanın fedakârlığını gölgelememelidir. Türkiye'nin ihtiyacı; iyiliği istismar edenleri teşvik etmek değil, ihlâsla çalışan, insanlığa fayda sağlayan ve karşılık beklemeden hizmet eden insanların kıymetini bilmektir. Çünkü toplumları yalnızca kanunlar değil, güven, adalet, vicdan, merhamet ve samimi hizmet de ayakta tutar.

Florya Gazetesi Haber Merkezi