☰
✕

İnsan Neden Doymaz?

İnsan garip bir varlıktır.
Bir lokma ekmekle doyacak bir mideye sahiptir ama dünyayı içine sığdırmaya çalışan bir nefse… Bir ev yeterken daha büyük bir ev ister. Bir makam yeterken daha yükseğini arar. Bir miktar para huzur getirecekken daha fazlasını biriktirir. Alkışlanınca daha çok alkış ister, güç bulunca daha fazla güç…
Ve bazen insanın eline bir makam, bir imkân, bir yetki geçer. İşte imtihan tam o noktada başlar.
Çünkü makam insanı büyütmez; içinde ne varsa onu büyütür.
Dürüst insanın eline güç geçince adaleti büyür. Merhametli insanın imkânı artınca iyiliği çoğalır. Fakat nefsinin peşinden giden insanın eline fırsat geçince hırsı büyür. Kendisine emanet edilen yetkiyi şahsî menfaatine çevirmeye başlar. Dün küçük gördüğü dünyalıkların peşinden bugün büyük bir iştahla koşar.
Sonra bir gün…
Perde açılır.
Gizlenen ortaya çıkar. İnsanların gözündeki itibar bir anda yere düşer. Yıllarca kazanılan güven, birkaç yanlış tercihin altında ezilir. Nice makamlar, nice servetler, nice gösterişli hayatlar bir anda anlamsızlaşır.
İnsan o zaman belki de ilk defa kendisine sorar:
“Ben neyin peşinden koştum?”
Nefsin doyduğu yer yoktur
Tasavvuf bize insanın en büyük düşmanının dışarıda değil, kendi içinde aranması gerektiğini hatırlatır: nefis.
Nefis “biraz daha” der.
Biraz daha para…
Biraz daha makam…
Biraz daha şöhret…
Biraz daha itibar…
Biraz daha güç…
Fakat “biraz daha”nın sonu gelmez.
Çünkü nefis, kendisine verilenle değil, kendisinden esirgenenle ilgilenir. Elindeki nimetleri saymaz; başkasının elindekilere bakar.
On tane varken on bir ister.
On bir olunca yirmi…
Yirmi olunca yüz…
İnsan bazen servet biriktirdiğini zannederken aslında servetinin esiri olmaya başlar.
Mesele paranın çokluğu değildir. Zengin olmak da ayıp değildir. Makam sahibi olmak da günah değildir. Asıl mesele, insanın elindeki nimetin kalbine sahip olup olmadığıdır.
Para cebinde ise nimet olabilir.
Kalbine girmişse imtihan ağırlaşır.
Haram neden insanı doyurmaz?
Haram kazanç, insana ilk anda büyük bir kazanç gibi görünür. Oysa manevî açıdan bakıldığında insanın içine düşen bir boşluk gibidir.
Çünkü haramla elde edilen şey yalnızca bir mal değildir; insanın vicdanından eksilen bir parçadır.
Bir başkasının hakkını yiyerek zenginleşen insan, aslında kendi ruhundan fakirleşir.
Bir makamı kötüye kullanarak elde edilen menfaat, kasayı doldurabilir fakat gönlü doldurmaz.
Çünkü insanın içinde yalnızca mide yoktur.
Vicdan vardır.
Vicdan susturulursa insan dışarıdan zengin, içeriden yoksul hâle gelebilir.
Bu yüzden bazı insanların çok şeyi olduğu hâlde neden huzursuz olduğunu anlamak için cüzdanlarına değil, gönüllerine bakmak gerekir.
Doymayan insanın asıl açlığı nedir?
Tasavvufun penceresinden bakınca insanın dünya ile doldurmaya çalıştığı boşluğun aslında dünya ile dolmayacağı görülür.
Çünkü insanın ruhu sonsuzluk ister.
Sonlu şeylerle sonsuz bir ihtiyacı karşılamaya çalışınca insanın iştahı büyür ama huzuru büyümez.
Bir ev alır, sonra daha büyüğünü ister.
Bir makam elde eder, sonra daha yükseğini…
Bir servet kazanır, sonra servetinin yetmediğini düşünür.
Çünkü gönlün Allah'a muhtaçlığı, dünyaya sahip olmakla giderilemez.
İnsan bazen Allah'tan uzaklaştıkça dünyaya daha fazla sarılır. Dünyaya sarıldıkça da doyacağını zanneder.
Fakat dünya tuzlu su gibidir.
İçtikçe susuzluk artar.
Asıl zenginlik nedir?
Kanaat…
Tasavvufun en güzel öğretilerinden biri de budur.
Kanaat, hiçbir şeye sahip olmamak değildir.
Kanaat, sahip olduklarının seni esir almasına izin vermemektir.
Bir insanın çok parası olabilir ama gönlü fakir olabilir.
Bir başkasının az parası olabilir ama gönlü zengin olabilir.
Gönül zenginliği, kasadaki rakamlarla ölçülmez.
Bazen küçük bir sofrada şükür vardır.
Bazen mütevazı bir evde huzur…
Bazen az maaşla büyük bir gönül…
Bazen kimsenin bilmediği bir iyilik…
İnsan bunlarla zenginleşir.
Çünkü gerçek zenginlik, sahip olduklarının çokluğu değil, sahip olduklarının karşısında gönlünün özgür kalabilmesidir.
Makam bir imtihandır
Makam, insanın kendisini büyük görmesi için değil, emanetin ağırlığını hissetmesi için verilmiştir.
Bir devlet memuruna verilen yetki…
Bir yöneticinin imkânı…
Bir siyasetçinin kendisine duyulan güven…
Bir bürokratın imzası…
Bunların hiçbiri aslında insanın şahsî malı değildir.
Hepsi emanettir.
Ve emanetin hesabı vardır.
İnsan dünyada imza atarken kolayca unutabilir. Bir evrakı imzalarken, bir ihaleyi onaylarken, bir yakınına ayrıcalık sağlarken, bir başkasının hakkını görmezden gelirken yanında kimsenin olmadığını düşünebilir.
Ama tasavvuf insana başka bir hakikati hatırlatır:
“Yalnız değilsin.”
Görünmeyen iki şahit vardır.
Vicdanın vardır.
Ve sonunda Allah vardır.
İnsan bazen bütün kapıları kapatabilir ama kendi vicdanının kapısını kapatamaz.
Rezil olmak mı, uyanmak mı?
Bir insanın yaptığı yanlış ortaya çıktığında toplum önünde küçük düşmesi elbette acıdır. Fakat belki bundan daha acı olan, insanın bütün bunlardan sonra hâlâ nefsini suçlamamasıdır.
Çünkü insanın gerçek kaybı itibarını kaybetmesi değildir.
Allah'ın huzurunda mahcup olmaktır.
Dün insanların önünde itibarlı görünen insan, bugün herkesin diline düşebilir.
Dün alkışlanan kişi, bugün yaptığı yanlışlarla anılabilir.
Dün makamının kapısında bekleyenler, bugün yüzüne bakmayabilir.
Dün sahip olduğu güç, bugün hiçbir işe yaramayabilir.
Dünya böyledir.
Devran döner.
Makam geçer.
Servet geçer.
Şöhret geçer.
İnsan kalır.
Ve sonunda insan, yanında götürebildiği şeylerle baş başa kalır.
Keşke insan fırsat bulunca kendisini hatırlasa
İnsanın eline fırsat geçtiğinde aklına ilk gelen soru:
“Buradan ne kazanırım?” olmamalı.
“Burada benden ne bekleniyor?” olmalı.
“Bu imkânla kime faydam dokunabilir?”
“Bu makamdan ayrıldığımda arkamda ne bırakacağım?”
“İnsanların hakkına giriyor muyum?”
“Çocuklarım benim yaptıklarımla gurur duyacak mı?”
“Yarın Allah'ın huzuruna çıktığımda bunun hesabını verebilir miyim?”
İşte bu sorular insanı frenler.
Nefis hız ister.
Vicdan fren…
Nefis sahip olmak ister.
Kanaat durmayı öğretir.
Nefis “Benim olsun.” der.
İrfan ise:
“Emanettir.” der.
Sonunda herkesin elinden düşer
İnsan dünyaya gelirken eli boş gelir.
Giderken de eli boş gider.
Aradaki zaman ise bir imtihandır.
Kimi eline geçenle gönül yapar.
Kimi eline geçenle gönül yıkar.
Kimi makamıyla insanlara hizmet eder.
Kimi makamını kendisine hizmet ettirir.
Kimi servetiyle hayır yapar.
Kimi servet uğruna kendisini tüketir.
Ama ölüm geldiğinde makamın kapısı kapanır.
Kasaların anahtarı geride kalır.
Kartvizitler anlamını yitirir.
Alkışlar susar.
İnsan yalnız kalır.
Belki o anda anlayacaktır:
Dünyada kazandığını sandığı şeylerin bir kısmı aslında kendisinden götürmüştür.
Bu yüzden insanın en büyük meselesi daha çok kazanmak değil, kendisini kaybetmemektir.
Doymak da sofranın son lokması değildir.
Doymak, gönlün:
“Allah'ım, bana verdiğin yeter. Beni harama muhtaç etme. Emanete ihanet ettirme. Elimdeki nimetleri başkalarının hakkına dönüştürme. Dünyayı kalbimin sahibi yapma.”
diyebilmesidir.
Çünkü insanın cebini doldurmak kolaydır.
Gönlünü doyurmak zordur.
Ve belki insanın bütün ömrü, aslında şu sorunun cevabını aramakla geçer:
“Ben dünyaya sahip mi olacağım, yoksa dünya mı bana sahip olacak?”
İrfan ehli bu yüzden dünyayı elinin içine almayı, fakat kalbine sokmamayı öğütler.
Çünkü elindeki dünya sana hizmet ederse nimet olur.
Kalbindeki dünya sana hükmederse esaret…
Ve insanın en büyük özgürlüğü, dünyanın elinden kurtulmak değil; dünyanın kalbinden çıkmasıdır.