Türkiye’nin bugün yapısal olarak en çok tıkanıklık yaşadığı, toplumun her kesiminin yüksek sesle şikâyet ettiği üç temel kavram var: Liyàkât, ehliyet ve sadakat.
Bir insanın liyakati; aldığı eğitimler, üstlendiği sorumluluklar, tecrübesi ve toplum içindeki duruşuyla ölçülür. Peki ya sadakat? Sadakat kime ve neye olmalıdır? Artık çok net görmek gerekir ki, Türkiye'nin yapısal sorunlarına mevcut ideolojiler üzerinden 2026 yılı ve sonrasına yönelik çözümler üretmek imkansızdır.
Kendimizi hapsettiğimiz o geleneksel ideolojik kalıplar —Ülkücülük, Millî Görüş, Sosyal Demokrasi, İslamcılık veya Kemalizm— tek başlarına 2030’ların, 2050’lerin dünyasına vizyon sunamamaktadır. Devletin zirvesi tarafından ortaya konan 2053 ve 2073 gibi büyük hedeflerin altı; bürokratlar, siyasiler ve düşünce insanları tarafından stratejik hamlelerle doldurulamamakta, somut bir gelecek tasavvuruna dönüştürülememektedir.
İç Tehdit: Kutuplaşma, Mezhepçilik ve Etnik Ayrımcılık
Batı Dünyası’nın ve küresel aktörlerin 50 yıllık, 100 yıllık planlarından hayıflanarak bahsederken, kendi içimizde neden bir araya gelemediğimizi sorgulamak zorundayız. Siyasi ötekileştirme, mikro milliyetçilik, mezhepçilik ve tarikatçılık gibi yapay kamplaşmalar, Türk toplumunun enerjisini çalmakta ve birbirleriyle konuşamaz hale getirmektedir.
Atalarımızın tarihe geçen o meşhur sözünü akıldan çıkarmamak gerekir:
“Bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir birliği, bir birlik de koca bir cepheyi kurtarır/bozar.”
Fert fert her bir görevlendirmede liyakât ve çalışkanlık aranmazsa, devletin tüm kurumları akamete uğrar. Bugün ne yazık ki insanlar; bir kişiyi değerlendirirken ehliyetine değil, hangi siyasi kampa, hangi cemaate veya hangi etnik kökene ait olduğuna bakıyor. Bu durum, mazlum coğrafyaların umudu olan Büyük Türk Milleti’ne yapılacak en büyük haksızlıktır.
Oysa Büyük Türk Milleti yalnızca kendi vatandaşları için değil, bütün mazlum coğrafyalar için umut olmuştur. Türk Milleti güçlü olduğunda yalnız Türkler değil, İslam Dünyası da nefes alır. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Bugün dünya sisteminde ciddi bir kırılma yaşanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri artık eski mutlak gücünü temsil edememektedir. Küresel sermaye düzeni ilk defa ciddi şekilde sorgulanmaktadır. Çin’in yükselişi, Batı içindeki çatışmalar ve Orta Doğu’daki kırılmalar yeni bir dönemin habercisidir.
Fakat bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye hâlâ iç kamplaşmalarla vakit kaybetmektedir.
Kurumsal Yozlaşmaya Somut Örnekler
• Üniversiteler ve Akademik Atamalar: Serhat şehrimiz Ardahan’daki üniversite yapılanmasında yaşanan idari yetersizlikler ve yanlış rektör tercihleri, liyakatsizliğin en bariz örneğidir. “Bizden olsun da çamurdan olsun” mantığıyla yapılan referanslar, nitelikli akademisyenlerin istifasına ve dolayısıyla o bölgenin sosyo-politik yapısının zedelenmesine yol açmaktadır.
• Savunma ve Bürokrasinin Yönetimi: Benzer yönetim zafiyetleri stratejik kurumlarda da baş göstermektedir. Başarısı kanıtlanmamış isimlerin, sırf belli dengeler gözetilerek kritik şirketlerin yönetim kurullarına getirilmesi kabul edilemez. Cumhurbaşkanlığı bünyesinde; siyasetin ve bürokrasinin hantallığına takılmayan, doğrudan lidere raporlayan, dinamik ve "serdengeçti" ruhlu özel yönetim/denetleme heyetlerinin kalıcı hale gelmesi elzemdir.
Küresel Denklem ve İran Dersleri
Dünya sistemi köklü bir değişimden geçiyor. ABD’nin küresel hegemonyası ve yenilmezlik miti sarsılmış durumdadır. Çin’in yükselişi karşısında Batılı para baronlarının ve CEO'ların pozisyon alışı, küresel sömürü düzeninin çaresizliğini göstermektedir.
Orta Doğu ve Körfez bölgesinde ise İngiltere gibi aktörler, kendi çıkarları uğruna yerel unsurları cepheye sürerken, dökülen Müslüman kanını umursamamaktadır.
Bu karmaşık tabloda, yanı başımızdaki İran'ın verdiği mücadeleden doğru sonuçlar çıkarmalıyız. İçimizdeki dar mezhepçi bakış açısı, “İran’dan dost olmaz.” sığlığına sığınmaktadır. Oysa tarihi gerçek nettir: Son bin yıldır İran Coğrafyasını Selçuklular'dan Safeviler'e, Kaçar’a kadar Türk hanedanları yönetmiştir. Bugün de İran siyasal yapısında da Türk unsurunun etkisi tarihsel sürekliliğini korumaktadır. İran’ın başında Türk kökenli bir Cumhurbaşkanı (Mesud PEZEŞKİYAN) bulunmaktadır.
Geçmişte Osmanlı, Safevi ve Babür gibi üç büyük Türk-İslam İmparatorluğu’nun bir araya gelememesi, coğrafyamızı İngiliz ve Rus emperyalizminin açık hedefi haline getirmişti. Bugün aynı hataya düşerek emperyalist Batı'ya sessiz kalıp, bölgesel komşularla yapay düşmanlıklar üretmek akıl tutulmasıdır.
Büyük Türk-İslam İmparatorlukları ortak hâreket edebilmiş olsaydı, bugün dünya tarihi çok farklı yazılmış olabilirdi.
Ne yazık ki geçmişte parçalanmışlık; İngiliz emperyalizmine ve küresel sömürü düzenine büyük fırsatlar vermiştir.
Bugün de aynı hataları tekrar etme lüksümüz yoktur.
Türkiye, İran, Pakistan ve Mısır gibi nüfus ve kapasite bakımından güçlü devletlerin ortak stratejik refleks geliştirmesi; bölgenin kaderini değiştirebilir.
Çözüm: Bölgesel İttifaklar ve "Ok" Metoforu
Bu zorlu coğrafyanın dirliği ve kurtuluşu, ancak güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti’nin bölge liderliğini üstlenmesiyle mümkündür. Türkiye; kendi hinterlandında İran, Pakistan ve Mısır gibi nüfusu ve ekonomik potansiyeli yüksek kardeş ülkelerle stratejik ortaklıklar kurarak küresel şer odaklarına karşı hızlı reaksiyon gösterecek bir hat oluşturmalıdır.
Aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı’nın Türkistan (Yesi) zirvesinde yakaladığı ivme, medyanın ve entelektüellerin sığ siyasi kaygılarından kurtarılarak ana gündem maddesi yapılmalıdır.
Medya ve aydınlar, her gün televizyonlarda aynı klişeleri tekrarlayarak milletin idrakiyle dalga geçmeyi bırakmalı; Türk milletinin teşkilatçı, muharip ve kıvrak zekasını körletmek yerine onun kutlu geleceğine katkı sunmalıdır.
Türk Dünyası ve Yeni Jeopolitik Hat dikkate şayandır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın son dönemde artan faaliyetleri önemlidir. Türkistan’da, Hoca Ahmet Yesevi’nin manevi mirası etrafında oluşan birlik arayışı tarihi bir fırsattır.
Ancak bu birlik yalnızca sembolik toplantılarla değil; ekonomi, savunma, enerji, eğitim ve medya alanlarında somut stratejik entegrasyonla desteklenmelidir.
Türkiye’nin Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Kuzey Afrika’da ve Orta Doğu’da tarihi bağları vardır.
Güçlü Türkiye fikrinin bu coğrafyalarda karşılığı bulunmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’nin kendi içine kapanması değil; aksine bölgesel liderlik kapasitesini artırması gerekir.
Sonuç: Bir Olursak Kırılamayız
Hükümetin ve Cumhur İttifakı'nın karar verici mekanizmalarında yer alan aktörler, tarihsel bir vicdan ve mesuliyetle hareket etmek zorundadır. Şahsi menfaatlerini ve siyasi ikballerini devletin menfaatinin önünde tutan menfaatperestleri deşifre etmek her vatanseverin boynunun borcudur.
Oğuz Kağan atamızın altı oğlunu karşısına alıp verdiği o tarihi ders, bugün de tek çıkış yolumuzdur:
"Tek bir oku kırmak kolaydır; fakat altı ok bir araya bağlanıp sıkı sıkıya kenetlendiğinde onu kırmaya kimsenin gücü yetmez."
Sonuç: Milli Birlik Mecburiyettir. Birlik ve Çanakkale ruhuna dönmek zorundayız.
Türk milletinin ihtiyacı olan şey; birbirini tüketen kamplar değil, ortak ülkü etrafında birleşmiş milli şuurdur.
Kendi şahsi menfaatlerini devletin ve milletin önüne koyanlar; hangi ideolojik etiketi taşırsa taşısın bu millete zarar vermektedir.
ARTIK TÜRKİYE’NİN; HAMASETE DEĞİL STRATEJİYE, SLOGANA DEĞİL VİZYONA, AİDİYETE DEĞİL LİYÀKÂTE YÖNELMESI GEREKMEKTEDİR.
Çünkü bu coğrafyada güçlü ve büyük Türkiye yalnız Türk Milleti’nin değil, geniş bir medeniyet havzasının da umududur.
Kafkasya’dan Balkanlar’a, Kuzey Afrika’dan Arap Yarımadası’na kadar güçlü bir Türkiye’nin bu coğrafyada tarihsel bir karşılığı vardır. Unutmamalıyız ki; en iyi savunma taarruzdur ve askeri, siyasi, diplomatik inisiyatifi her daim elinizde tuttuğunuz sürece geleceği siz inşa edersiniz.
21. yüzyılda ayakta kalacak milletler; nüfusu fazla olanlar değil, stratejik aklı güçlü olanlar olacaktır.
Özetle; En iyi savunma taarruzdur. İnisiyatifi kaybedenler, geleceği de kaybederler.
Buradan izleyebilirsiniz.
https://youtu.be/3aahRhs-hgI
Takibinizi arz ederiz.