Şahımız Mansur Olacak

Yaşanan bütün olumsuz şartlara ve övücü yaklaşımlara da yine ancak bu kadar “Müstağni” kalınabilirdi.

SOFİ meşrep bir aileye mensuptu. Babası sevilip sayılan ehl-i kalp bir insandı.

“Hayranlık mertebesinde” yaşardı.

Merak etmediği ve hayrete düşmediği neredeyse hiçbir şey yoktu.

Böyle durumlarda gayr-i ihtiyari “Hay Allah” veya “Sübhanallah” derdi. Bu durum onda doğal bir reflekse dönüşmüştü.

O, her şeye hayret ederdi ama artık bu tepkisine kimse hayret etmiyordu.

Kanıksanmıştı.

AİLEDE her akşam bir menkıbe dinlenirdi.

Dedelerden veya amcalardan biri anlatırdı. O dinlerdi. Binlerce defa işittiği bu hikâyeleri sanki ilk defa duyuyor gibi dinler ve her defasında hayret etmeye devam ederdi.

Gözlerinde iki damla yaş her vakit yanaklarından aşağıya süzülmeyi de ihmal etmezdi.

ADI Şah idi.

Heyecanı doruklara tırmandığında çevresindekiler ona “Şehinşah” da derlerdi.

Ancak bir insan bu kadar sevinebilir, mutlu olabilirdi.

Yaşanan bütün olumsuz şartlara ve övücü yaklaşımlara da yine ancak bu kadar “Müstağni” kalınabilirdi.

Bu, kendinden başka şeylere ihtiyaç duymayan, kimseden bir yarar, menfaat beklemeyen, gözü tok, gönlü gani olmak demekti.

Elindekilerle yetinen ve muhtaç olma hissi yaşamayan bu şahsiyetli tavır kralların kralı anlamına gelen “Şehinşah” kavramıyla karşılanıyordu. Şahların şahı demek istiyorlardı.

HALLACI pek sevip kendilerine yakın bulurlardı.

Sohbetler, menkıbeler her gece gelip pamukları savuran Hallacı Mansur’a dayanırdı.

Uzun bir bekleyişten sonra kemâl yaşlarında kendilerine bir çocuk lütfedilmişti.

Adını bu muhabbetin bir nişanesi olarak Mansur koymuşlardı.

MANSUR Hakkın yardımına mazhar olmuş demekti.

İnayet edilen, korunan, nefsine galebe çalmak gibi anlamları da barındırıyordu. İlahi desteğe kavuşan bu kişiler başarılarını elbette kendilerinden bilmezler bunu şükre vesile ederlerdi.

Hele de yaşanılan son asırların öğütücü hercümercinden azade olabilmek yani mansur ve muzaffer olabilmek için her daim kişinin yaratıcısıyla sıkı bir bağ kurması zaruriydi.

İşte bu sebeplerle niyaz makamında evlatlarına bu ismi münasip bulmuşlardı.

YILLAR üst üste devrildi.

Günler birbirini kovaladı durdu hep.

İhtiyarlık çağı gelip çattı. Bedensel eksilmeler gözle görülür olmuştu.

Şah sabah namazından sonra evlerinin önündeki asma ağacının altına çekilir, kuşların cıvıltısı arasında her gün Kelâm-ı Kadim’den bir cüz okurdu.

Sonrasında gazocağına demliğini koyar çayını demler kendi derununda sessiz yolculuklara çıkardı.

Bu pek uzun sürmezdi. Konu komşu birer ikişer sökün edip gelirler ve yanı başına çökerlerdi.

Hâl hatır sormak Anadolu insanının selamın ardından gelen merhabanın peşinden mutlaka gelirdi. Her defasında sağ elini kalbinin üzerine götürür ve “Şahımız mansur olacak inşallah” diye cevaplardı.

Meselenin aslına vâkıf olmayanlar kendisinden ve evladından bahsettiğini sanırlardı. Biraz kibir barındırdığını vehmedenler elbette olurdu ancak onun yaşayışını bilenler bu yargıyı üzerine konduramayıp çabucak pişman olurlardı.

ŞAH, ismi olsa da ona göre asıl şah kalbiydi.

Nefsin ve hilekâr şeytanın cerbezeli taktikleri aklı bulandırıp kalbe ulaşamamalıydı.

Onu yenememeliydi.

İşte bu sebeple nasılsın diye soranlara “Şahımız mansur olacak” diyordu.

Kastı, gönlün muzaffer olmasıydı.

Dünyanın konforuna, kibrine, hasedine, fesadına karşı kalbin zafer kazanması hayatın en büyük kârı olacaktı.

EVLAT ney üflüyordu.

Babası ise bundan çok mutluydu. Çay demini, muhabbet kıvamını aldığında babası “Şah mansur diyor evladım” diyerek takılırdı.

Çevre yanındakiler baba evladın bu yârenliklerine mest olurlardı.

Mansur babasının sevgisini doyasıya yaşadığından onu mutlu etmeyi en mühim amaçları arasına katmıştı.

“Şah mansur diyor” dediğinde bunu emir telakki ediyor ve mansur neyi dikkatle alıyor, baş tarafına bir öpücük kondurarak üflemeye başlıyordu.

MANSUR olmak hepimizin boynuna yüklenmiş.

Artık bunu idrak ederek daha fazla heveslerimizin elinde örselenmemeliyiz.

Şah olan kalbimizi korumaya alarak mansur olmayı dilemeli ve gereğini yapmalıyız.

Ya Selam.