Ya da bir konser alanında binlerce kişinin tek bir ismi haykırdığını…
Işıklar, kameralar, tezahüratlar…
Ve bir de sessiz bir laboratuvarda, gece yarısı tek başına çalışan bir bilim insanını hayal et.
İşte bizim çağımızın en derin çelişkilerinden biri burada başlıyor.
Bir ses sanatçısı, bir futbolcu ya da bir şovmen; toplumun gözünde çoğu zaman bir bilim insanından daha görünür, daha çok konuşulan, daha çok kazanan ve ne yazık ki daha çok “örnek alınan” kişiler hâline geliyor.
Oysa biri alkış toplarken, diğeri insanlığın geleceğini inşa ediyor.
Bu bir kıyas değil aslında…
Sanatın, sporun, sahnenin değeri elbette vardır.
Sanat insanın kalbine dokunur, faydalı bir etkinlik milyonları birleştirir.
Ama bir aşı, bir keşif, bir buluş…
İnsanlığın gidişatını değiştirir.
Bugün genç bir çocuğa “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sorduğumuzda,
aldığımız cevapların çoğu sahneye, şöhrete, hızlı kazanca çıkıyor.
Çünkü gördükleri bu.
Çünkü ekranlar bunu parlatıyor.
Çünkü alkış, emeğin önüne geçiyor.
Oysa bir bilim insanının hikâyesi alkıştan çok sabır ister.
Görünmeyen geceler, başarısız deneyler, anlaşılmayan fikirler…
Ama sonunda insanlığa bırakılan bir ışık vardır.
Bir futbolcunun attığı gol unutulur, bir türkü zamanla eskir…
Ama bir bilim insanının bulduğu gerçek, nesiller boyunca yaşar.
Asıl mesele şudur:
Biz gençlere neyi hayranlıkla anlatıyoruz?
Kimi “başarılı” diye gösteriyoruz?
Hangi hayatları parlatıyoruz?
Eğer alkışı, faydanın önüne koyarsak; şöhreti, emeğin önüne geçirirsek;
gençler de doğal olarak en çok ışık alan yere yönelir.
Ama unutulmamalı ki, ışık her zaman sahnede değildir…
Bazen bir mikroskobun altında, bazen bir kitap sayfasında, bazen de kimsenin görmediği bir odada yanar.
Gerçek rol modeller; hayat kurtaranlar, bilgi üretenler, insanlığa yön verenlerdir.
Belki de artık çocuklara sadece “kim ünlü?”yü değil,
“kim faydalı?”yı sormayı öğretmeliyiz.
Çünkü alkış sustuğunda geriye kalan tek şey, insana bırakılan değerdir.