Kırmızı ışıklar, bazıları için sadece renkli bir süstür. Şeritler, bir düzen değil; geçilmesi gereken engellerdir. Sinyaller unutulur, aynalar görmez olur. Direksiyon başına geçildiğinde, insanlığın geride bırakıldığına şahit oluruz. Bir anlık öfke, bir ömürlük pişmanlığa dönüşebilecek kadar güçlüdür ama bunu düşünen pek azdır. Trafik magandası dediğimiz şey, aslında yalnızca hız yapan biri değildir. O, karşısındakini yok sayandır. Yaya geçidinde duran yaşlıyı görmeyendir. Çocuğun elinden tutmuş anneyi aceleye kurban edendir. Bir selektörle, bir korna ile hükmettiğini sanandır. Oysa yol, kimsenin mülkü değildir; hayatın ortak emanetidir. İstanbul’un yollarında bazen bir ambulansın çığlığı yankılanır. İçinde bir can, zamanla yarışır. Ama kimi direksiyonlar sağa yanaşmayı değil, öne geçmeyi düşünür. O an, şehir biraz daha ağırlaşır; vicdan biraz daha susar. Beton binalar bile bu hoyratlıktan utanır sanki. Trafikte kural, aslında kanun maddesi değil; insan kalabilmenin asgari şartıdır. Birine yol vermek, birkaç saniye kayıp değil; insanlığa kazançtır. Fren yapmak, zayıflık değil; olgunluktur. Beklemek, yenilgi değil; saygıdır. Ama bunlar, hız çağında unutulmuş kelimelerdir. Büyük şehirlerde en çok kaybolan şey zaman değil, merhamettir. Direksiyon başında büyüyen öfke, eve varınca susmaz; çocuklara, eşlere, hayata taşar. Trafikte hoyratlaşan insan, farkında olmadan kalbini de sertleştirir. Yollar bizi sadece bir yerden bir yere götürmez; kim olduğumuzu da açığa çıkarır. Belki de İstanbul’un trafiği, bize ayna tutuyordur. Ne kadar aceleci, ne kadar tahammülsüz, ne kadar yalnız olduğumuzu fısıldıyordur. Eğer yollar bu kadar gerginse, kalpler de yorgundur. Eğer kurallar bu kadar çiğneniyorsa, değerler de eskimiştir. Bir gün, kırmızı ışıkta duran bir arabayla başlayabilir her şey. Bir yayaya verilen sessiz bir öncelikle. Sinyal verilerek yapılan basit bir dönüşle. Şehir o gün değişmez belki ama insan değişir. Ve bazen bir insanın değişmesi, bir şehrin kaderine yeter. İstanbul’un yolları genişleyemez belki ama vicdanlarımız genişleyebilir. Çünkü bu şehir, hızdan çok merhamete; güçten çok saygıya; öfkeden çok sükûnete muhtaçtır. Yollar bizim değil, biz yolun misafiriyiz. Ve misafir, ardında kırık kalpler değil, selam bırakmalıdır.