Bundan tam çeyrek asır önce, Karadeniz’in hırçın dalgaları arasında motorsuz, dümensiz ve amansız bir çelik yığını bekliyordu: Varyag.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle Ukrayna tersanelerinde paslanmaya terk edilen bu devasa uçak gemisi, görünürde Hong Konglu bir iş adamı tarafından "yüzen bir kumarhane" yapılmak üzere 20 milyon dolara satın alınmıştı.

Ancak bu ne masum bir ticaret ve ne de sıradan bir eğlence projesiydi. Karşımızdaki, Pekin’in küresel deniz gücü olma vizyonunun ilk ve en stratejik adımıydı. Tek bir engel vardı: Türk Boğazları. Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin verdiği haklı yetkiyle ve İstanbul’un güvenliğini öne sürerek bu 306 metrelik dev kütlenin geçişine tam 16 ay boyunca direndi. Dönemin askeri ve siyasi yetkilileri, geminin İstanbul Boğazı’nın keskin virajlarında kontrolden çıkıp bir yalının, bir köprünün ya da tarihi bir mirasın üzerine çökmesinden korkuyordu. Haklıydılar.

Peki sonra ne oldu? Devreye Pekin’in usta genetiklerine kazınmış hilebaz diplomatları, milyarlarca dolarlık vaatleri ve kulis arkası pazarlıkları girdi. Pekin yönetimi, o dönem ekonomik krizle boğuşan Ankara’ya adeta bir "cennet vaat etti." Türkiye’ye her yıl en az 2,5 milyon Çinli turist gönderilecek, milyarlarca dolarlık döviz girdisi sağlanacaktı. Perde arkasında ise Türkiye’nin o dönem çok ihtiyaç duyduğu balistik füze (bugünkü J-600T (6.000 Km menzille ulaşan Yıldırımhan ve Bora füzelerinin temeli) teknolojisi transferi konuşuluyordu.

Sonunda ikna olduk. 1 Kasım 2001’de İstanbul Boğazı trafiğe kapatıldı, Varyag 16 römorkörün eşliğinde nazlı bir gelin gibi geçti gitti. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu büyük diplomatik zaferin aslında Türkiye adına nasıl bir "stratejik kazığa" dönüştüğünü net bir şekilde görüyoruz.

Öncelikle, o ballandıra ballandıra anlatılan 2,5 milyon Çinli turist hiçbir zaman gelmedi. Çin, söz verdiği turizm akınını hiçbir zaman başlatmadı; Ankara’nın elinde sadece birkaç turizm protokolü ve yerine getirilmemiş vaatler kaldı.

Askeri teknoloji transferi boyutu ise madalyonun diğer yüzüydü. Evet, Türkiye belirli füze teknolojilerini aldı ve bunları başarıyla yerlileştirdi. Ancak Çin, Varyag’ın gövdesini tersaneye çekip üzerinde yaptığı tersine mühendislikle bugün Amerika’ya kafa tutan devasa uçak gemisi filosunun (Liaoning, Shandong ve Fujian) temelini attı. Türkiye, Çin’e dünya denizlerinde "süper güç" olma biletini adeta altın tepside sunarken, karşılığında aldığı teknoloji bu stratejik sıçramanın yanında devede kulak kaldı. Varyag, Makao sahillerinde hiçbir zaman bir kumarhane olmadı. 2012 yılında "Liaoning" adıyla Çin’in ilk aktif uçak gemisi olarak denize indi. Çin, Türk Boğazlarının coğrafi zorunluluğunu ve Türkiye’nin o dönemki ekonomik zafiyetlerini çok iyi kullanarak, tarihin en büyük askeri lojistik operasyonlarından birini sıfıra yakın maliyetle tamamladı. Biz ise İstanbul’u riske attığımızla, boş turizm vaatleriyle uyutulduğumuzla ve küresel dengeleri değiştiren bir güce bilmeden ebelik ettiğimizle kaldık.

Varyag hikayesi, uluslararası ilişkilerde "büyük devletlerin" uzun vadeli stratejileri karşısında anlık ve geçici kazanımlara tav olmanın faturasını gösteren tarihi bir ders olarak kalacaktır.

Kurban Bayramımız Mübarek Olsun.