Avrupa ve Amerika, kısacası BATI denildiğinde akla ilk gelen kelimeler bellidir: İnsan hakları, demokrasi, özgürlük, hukuk devleti.

Peki” Mimsiz Medeniyet” tabirinden ne anlamalıyız?

Eskilerin "mimsiz medeniyet" ifadesiyle kastettiği; maneviyattan, adaletten ve ahlaktan yoksun kalmış, yalnızca maddi güce ve çıkara dayanan sömürgeci Batı zihniyetidir. Kavram, Osmanlıca "medeniyet" kelimesinin başındaki 'mim' harfi çıkarıldığında geriye kalan ve Arapçada "alçaklık, vahşilik ve aşağılık" anlamına gelen "deniyet" kelimesine yapılan kelime oyununa (cinasa) dayanır.

Peki aynı Avrupa'nın, Batı’nın bugün insan hakları dersleri verirken konuşmayı pek tercih etmediği karanlık sayfaları da var mıdır?

Elbette vardır.

Tarihin en acı gerçeklerinden biri de, sömürgecilik çağında yalnızca Afrika'nın değil, Avrupa'nın kendi halklarının da ağır bedeller ödemiş olmasıdır.

17. yüzyılda, özellikle İngiliz yönetimi altında yaşayan binlerce İrlandalı; savaşlar, isyanlar ve siyasal baskılar sonrasında ailelerinden koparıldı. Kadınlar, erkekler ve çocuklar, Karayipler'deki Barbados başta olmak üzere Virginia ve diğer İngiliz kolonilerine gönderildi. Kimileri mahkûm, kimileri zorunlu sözleşmeli işçi, kimileri ise fiilen kölelik koşullarında çalıştırıldı.

Özellikle; İngiliz siyaset adamı, asker ve devlet yöneticisi, İngiliz İç Savaşı'nda Parlamento güçlerinin zaferinde etkin rol oynayan, İngiltere’nin yönetim biçimini krallıktan cumhuriyete çevirerek ölünceye kadar “Devlet Koruyucu Lord “ unvanı ile ülkeyi tek başına idare eden Oliver Cromwell (1599-1658) döneminde yaşanan zorunlu sürgünler, İrlanda tarihinin en travmatik dönemlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Bugün tarih kitaplarında daha çok Atlantik köle ticareti anlatılır.

Haklı olarak anlatılır.

Çünkü milyonlarca Afrikalı, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birini yaşamıştır.

Ancak aynı dönemde İrlandalıların yaşadığı acılar çoğu zaman dipnotlarda kalmıştır.

Binlerce çocuk ailelerinden koparıldı.

Binlerce kadın ve erkek okyanusu aşan gemilere dolduruldu. Birçoğu daha yolculuk sırasında hayatını kaybetti.

Hayatta kalanların önemli bir kısmı ise plantasyonlarda son derece ağır şartlarda çalıştırıldı.

Bu gerçekleri dile getirmek, Afrika köle ticaretinin büyüklüğünü küçümsemek anlamına gelmez.

Tarih, acıları yarıştırmanın değil; bütün mağduriyetleri dürüstçe konuşmanın alanıdır.

Ne var ki Avrupa'nın hafızası zaman zaman seçici davranmaktadır.

Sömürgeciliğin mağdurları denildiğinde akıllara çoğunlukla Afrika gelir.

Oysa İrlanda'nın, Hindistan'ın, Avustralya yerlilerinin, Kongo'nun, Cezayir'in ve dünyanın pek çok coğrafyasının hikâyesi de aynı sömürge düzeninin parçalarıdır.

Medeniyet söylemiyle övünen devletlerin geçmişi, çoğu zaman bugünkü değerleriyle çelişmektedir.

İnsan hakları yalnızca bugünün dili değildir; geçmişle yüzleşme cesareti de gerektirir.

Sanayi Devrimini ilk gerçekleştiren başta İngiltere başta olmak üzere, Avrupa’nın zengin ve müreffeh ülkeleri olarak milyarlarca Sterlin, Dolar veya (Frank- Mark) veya Euro tutarındaki sermaye birikimine bakarak onlara hayranlık duyarken, bunu nasıl başardıklarını merak etmeyen ve bazen de geri kalmışlık sebebi olarak İslam dinini sanan Türk gençliği, özellikle İngiltere’nin üzerinde güneş batmayan sömürge imparatorluğu topraklarından çaldığı – çırptığı yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin yanında, o toprakların insanlarını da boğaz tokluğuna yüzlerce yıl köle olarak tarımda, sanayide ve hatta savaşlarda cephelerde nasıl mahvettiğini bilmiyorlar. Fransa, İspanya ve Hollanda, biraz da Almanya ve İtalya’nın günahları da bu konuda az değil.

İstiklal marşımızın şairi merhum Mehmet Akif Ersoy, “ÇANAKALE ŞEHİTLRİNE “isimli meşhur şiirinde bu gerçeği şu dizelerle dile getirmişti:

……

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"

……….

…………

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,

Avustralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

……….

………….

1915’te Çanakkale Kara Savaşlarının ilk haftalarında, İngiliz Ordusunun etnik kökeni Britanyalı olan birlikleri, Osmanlı süngülerinin önünde güneş görmüş kar gibi eriyordu. Bu nedenle İngilizler sömürgeler ve dominyonlarından asker toplamaya girişti. Göğüs göğüsse yapılan savaşlarda acımasızlıklarıyla ünlü Nepal’li Gurkalar, İngiltere tarafından Gelibolu Seddülbahir cephesine ulaştırıldı. İngilizler Afrika’daki sömürgeleri Nijerya, Gana, Kenya vb., ülkelerden ve Hindistan’da Himalaya dağlarından Çanakkale'ye Nepal'den asker getirdi. İngilizlerin paralı askerleri Gurkalar, Seddülbahir cephesine katil cüceler, bıçaklarıyla geldi. Gurka alayları, haziran ayının sonundan itibaren bu cephede, ardından Anafartalar'da bütün savaşlara katılacaktı. "Ayo Gurkhali / Gurkalar geliyor" diye çığlıklar atarak savaşan Gurkalar, Khukuri adı verilen ters şekilli bir saldırma bıçağı kullanıyor ve kafa kesme ustası olarak biliniyorlardı. 1 metre 50 santim boy ortalamasına sahiplerdi. Gurkalar eğri bıçakları, Sih'ler palalarıyla Osmanlı siperlerine daldı. 23 Haziran günü Zığındere Savaşı başladı. Böyle vahşet görülmemişti. Çanakkale kara savaşları 2 aydır sürmekteydi. 3 gün devam eden ağır topçu ateşinin hemen ardından Gurka ve Sihlerden kurulu İngiliz piyadesi, Gelibolu Yarımadası'nın Ege Denizi tarafındaki Zığındere'de Osmanlı siperlerine saldırdı. Yeri gelmişken, (bir Çanakkaleli olarak) kalbim sızlayarak söyleyeyim ki: Çanakkale kara muharebeleri içinde en kanlı olanı Zığındere muharebesidir. Ne Arıburnu 19 Mayıs taarruzu, ne Anafartalar, ne Conkbayırı, ne Kirte, ne Kerevizdere muharebeleri, Zığındere çarpışması ile boy ölçüşemez.

Fransa ise, Senegal başta olmak üzere, Afrika’daki tüm sömürgelerinden getirdiği köle / yarı köle insanları Çanakkale Gelibolu yarımadasında Osmanlı Türklerinin karşısına dikmiştir. Muharebenin ilerleyen günlerinde, Osmanlı siperlerinden gelen ezan sesi ile, gerçeği anlayan Müslüman Senegal askerleri savaşmaktan kaçınınca, Fransızlar tarafından mitralyözle tarandılar, sonrasında devam eden isyanla baş edemeyince, kendilerini Senegal’e götüreceğiz diye, gemilere doldurdukları Senegallilerin bindiği gemiyi Ege Denizinin ortasında batırdılar.

Rabbim tüm şehit ve gazilerimizden ebeden razı olsun.

Kuzey Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin Büyük Britanya'ya karşı başlattığı Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın ardından 4 Temmuz 1776'da Amerika Birleşik Devletleri kurulmuştur. ABD, bağımsız bir devlet haline geldikten sonra bir kısım ataları İngilizlerle aynı yolu izlemiş ve emperyal bir güç olma yolunda ilerleyerek, bu gün 250. kuruluş yıldönümünü kutlamaya hazırlanmaktadır.

Tarihi bilgilere göre, sadece Batı Afrika’ sahillerinden İngilizler tarafından 20 milyon siyahi insan ABD’ye satılmıştır. ABD’nin güney eyaletlerinde milyonlarca dönüm arazide boğaz tokluğuna çalıştırılan bu insanlara, ABD’nin tarımda – sanayide dünyanın en ileri ve zengin ülkesi olması için ter döktürülmüştür.

Tarihi bilgilere göre, sadece Batı Afrika’ sahillerinden İngilizler tarafından 20 milyon siyahi insan ABD’ye satılmıştır. ABD’nin güney eyaletlerinde boğaz tokluğuna çalıştırılan bu insanlar, ABD’nin önce tarımda dünyanın en ileri ve zengin ülkesi olması için çalıştırılmışlardır.

Bugün Avrupa, geçmişindeki sömürgecilik uygulamaları nedeniyle çeşitli özürler dilemekte, müzelerdeki eserlerin iadesini tartışmakta ve tarih eğitimini yeniden gözden geçirmektedir.

Bu önemli bir adımdır.

Ancak gerçek yüzleşme, tarihin yalnızca gurur duyulan sayfalarını değil, utanılan bölümlerini de aynı açıklıkla anlatabilmekten geçer.

Çünkü medeniyet, kusursuz bir geçmişe sahip olmak değildir.

Asıl medeniyet, geçmişin hatalarıyla dürüstçe hesaplaşabilmektir.

Tarih bize şunu öğretiyor:

İnsan onuru; ten rengine, milliyetine, dinine ya da coğrafyasına göre değişmez.

Köleliğin de, zorla sürgünün de, insan ticaretinin de hiçbir "medenî" gerekçesi olamaz.

Ve belki de en önemli ders şudur:

Tarih, yalnızca kazananların yazdığı bir destan değil; sesi uzun yıllar duyulmayan mağdurların da hatırlanmayı bekleyen hikâyesidir.