Batı Asya’da (Ortadoğu'da) haritalar yalnızca kalemle çizilmez.

Bazen tanklarla, bazen diplomasi masalarında, bazen ekonomik baskılarla, bazen de toplumların arasına ekilen korku ve güvensizlik tohumlarıyla çizilir.

Bugün Suriye'nin güneyinde yaşanan gelişmelere bu gözle bakmak gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca Süveyda, Dera veya Kuneytra, Hama, Humus ya da Halep değildir. Mesele, Suriye'nin nasıl bir devlet olarak yoluna devam edeceğidir.

Aralık 2024'te Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Suriye yeni bir döneme girdi. Şam yönetimi ülkenin toprak bütünlüğünü korumaya, farklı silahlı ve toplumsal yapıların merkezi devlet çatısı altında bütünleşmesini sağlamaya çalışıyor. Türkiye de resmî açıklamalarında Suriye'nin egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğünü açık biçimde desteklediğini ortaya koyuyor.

Fakat güneydeki gelişmeler, bu sürecin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor.

İsrail'in Suriye'nin güneyindeki askerî faaliyetleri konusunda Türkiye'nin tepkisi son aylarda daha da belirginleşti. Ankara, İsrail'in Kuneytra ve Dera'ya yönelik saldırılarını Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün ihlali olarak nitelendirdi. Ağustos 2026'da Türkiye'nin de içinde bulunduğu 13 ülkenin dışişleri bakanları, kuzeybatı Suriye'deki bir askerî üsse yönelik İsrail saldırısını da Suriye'nin egemenliği ve siyasi birliğine aykırı olarak kınadı.

Birleşmiş Milletler'in Suriye soruşturma komisyonu da Eylül 2026'da İsrail'in güney Suriye'deki askerî faaliyetlerine ilişkin ciddi hukukî endişeler dile getirdi. İsrail ise faaliyetlerinin Suriye'deki istikrarsızlık karşısında kendi güvenliğini korumaya yönelik olduğunu ve toprak kazanma amacı taşımadığını savunuyor.

İşte tam bu noktada Türkiye'nin önündeki mesele sadece bugünü yönetmek değil, yarının hangi senaryoya dönüşeceğini öngörebilmektir.

Şam düşerse mesele yalnızca Şam değildir

Türk ve İslam tarihinin hafızasında Şam'ın özel bir yeri vardır.

Hz. Ömer döneminde İslam ordularının Şam'a girişi, ardından Kudüs'ün Müslümanların hâkimiyetine geçmesi; Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi dönemlerinde Suriye-Kudüs hattının taşıdığı stratejik önem, bu coğrafyanın tarih boyunca neden büyük mücadelelere sahne olduğunu anlatır.

Dolayısıyla “Şam, Kudüs'ün kapısıdır” sözü, bugün bir askerî kehanet olarak değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş tarihî ve jeopolitik hafızanın güçlü bir ifadesi olarak okunmalıdır.

Bugünün dünyasında ise mesele daha somuttur:

Suriye parçalanırsa, ortaya çıkacak güvenlik boşluğu yalnızca Suriye'nin meselesi olarak kalmayacaktır.

Türkiye'nin güney sınırı, Ürdün'ün kuzeyi, Irak'ın batısı, Lübnan'ın güvenliği ve Doğu Akdeniz'deki güç dengeleri bundan doğrudan etkilenecektir.

Birinci senaryo: Suriye'nin bütünlüğünün korunması

En temel senaryo, Şam'ın ülkenin farklı bölgelerinde merkezi otoritesini güçlendirmesi ve etnik-mezhepsel bütün grupları kapsayan bir siyasi düzen kurmasıdır.

Türkiye'nin resmî yaklaşımı da bu yöndedir.

18 Ocak 2026 tarihli Dışişleri Bakanlığı açıklamasında Ankara, Suriye'deki ateşkes ve entegrasyon sürecinin toprak bütünlüğü ve birlik temelinde ilerlemesini desteklediğini belirtti. Açıklamada Suriye'nin geleceğinin “tefrikten (ayrılıktan) değil, beraberlik, bütünleşme ve entegrasyondan” geçtiği vurgulandı.

Bu senaryoda Dürziler, Kürtler, Araplar, Türkmenler, Aleviler ve diğer toplumsal kesimler kendi kültürel ve toplumsal haklarını korurken, ülkenin egemenliği tek merkezde toplanabilir.

Bu yalnızca Suriye için değil, Türkiye açısından da önemlidir.

Çünkü istikrarlı ve bütünlüğünü koruyan bir Suriye, Türkiye'nin güney sınırında parçalanmış güvenlik alanlarından çok daha öngörülebilir bir komşudur.

Bu hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin varoluşsal bir gerçeğidir. Bundan taviz verecek hiçbir gerekçenin hükmü yoktur.

Bir sonraki yazımızda, diğer senaryoları ele alacağız. Sağlıkla - Selametle kalın, Allah’a Emanet olun.