Sözler – 22.Söz, 4.Lem’a’nın izahıdır. Hayat Vermek Fiili, Allah'a Ait Taklid Edilemez Bir Mühürdür

Bu izahlı metin, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bu Risalede ortaya koyduğu delilleri daha kolay takip edebilmek amacıyla hazırlanmıştır.

Üstad Hazretleri bu Lem'a'da, kâinattaki hayat verme (ihyâ) fiilinin yalnızca Cenâb-ı Hakk'a mahsus olduğunu aklî ve mantıkî delillerle ispat ediyor. Canlıların var olması, büyümesi ve hayatlarını devam ettirmesi; kör tesadüfün, şuursuz tabiatın veya sebeplerin yapabileceği bir iş değildir. Hayat vermek, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz irade sahibi olan Allah'ın yapabileceği bir fiildir.

Bu hakikati daha kolay anlayabilmemiz için Üstad önce çok güzel bir temsil veriyor.

Gökyüzünde yalnız bir tek Güneş vardır. Fakat denizlerde, göllerde, nehirlerde, yağmur damlalarında, cam parçalarında ve parlak kar kristallerinde sanki her birinin içinde ayrı bir güneş varmış gibi görünür. Gerçekte ise oralarda bulunan şey, tek Güneş'in ışığının ve görüntüsünün yansımasıdır. Yani milyonlarca yansıma vardır; fakat Güneş tektir.

Şimdi şöyle bir iddiada bulunduğumuzu düşünelim: 'Bunlar yansıma değildir. Her su damlasının içinde gerçek bir güneş vardır.' Böyle bir söz akla uygun değildir. Çünkü o zaman sayısız gerçek güneşin varlığını kabul etmek gerekir. Doğru açıklama ise şudur: Tek bir Güneş vardır; diğerleri onun yansımalarıdır.

Üstad şimdi bu misali canlılara uyguluyor. Yeryüzünde milyarlarca canlı yaşamaktadır. İnsanlar, hayvanlar, kuşlar, balıklar, ağaçlar, çiçekler ve görünmeyen nice canlılar hayat sahibidir. Fakat bu hayatların kaynağı ayrı ayrı değildir. Hepsi, Hayat Veren Allah'ın sonsuz kudretinin birer tecellisidir. Nasıl milyonlarca yansıma tek Güneş'i gösteriyorsa, milyarlarca canlıdaki hayat da tek bir Muhyî'yi göstermektedir.

Hayat, maddeyi bir araya getirmekten çok daha büyük bir iştir. Hayat sahibi bir hücre bile beslenir, üretim yapar, haberleşir, kendini tamir eder, çoğalır ve binlerce faaliyeti aynı anda yürütür. Bütün bunların cansız atomların kendi kendilerine yapabilecekleri işler olmadığı açıktır. İşte bunun için Üstad, hayat vermeyi Allah'a ait taklid edilemez bir mühür olarak gösteriyor.

Bir an için bütün tabiat kuvvetlerinin bir araya geldiğini düşünelim. Toprak, su, hava, güneş ve bütün fizikî sebeplere akıl ve irade verildiğini bile farz etsek, bunların tamamı birleşerek tek bir sineğe hayat verebilir mi? Tek bir çiçeği canlı olarak meydana getirebilir mi? Kesinlikle Hayır. Çünkü hayat, sebeplerin değil; sebepleri de yaratan Allah'ın fiilidir.

Nasıl gökyüzündeki tek Güneş sayısız aynada ve su damlasında yansıdığı hâlde yine bir tanedir; aynı şekilde bütün canlılarda görülen hayat da tek bir Hayat Verici'nin eseridir. Hayatın her çeşidi, Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren taklit edilemez bir İlâhî mühürdür. Hayatı sebeplere veya tesadüfe vermeye çalışmak, su damlalarındaki yansımaları gerçek güneşler zannetmek kadar akıl ve mantık dışıdır.

Bir Sinek Bile Sonsuz İlim ve Kudreti Gösterir

Üstad Hazretleri, Güneş misali ile hayatın tek bir Kaynaktan geldiğini gösterdikten sonra, şimdi bu hakikati daha da kuvvetlendiren ikinci bir delil ortaya koyuyor. Her canlı, Allah'ın sonsuz kudretinin bir mucizesidir. Çünkü her canlı; ilim, kudret, hikmet, rahmet, rızık verme, şekil verme ve hayat verme gibi pek çok İlâhî ismin birlikte tecelli ettiği küçük bir ayna gibidir.

Üstad dikkatimizi küçücük bir sineğe çeviriyor. İnsanlar çoğu zaman sineği önemsiz görür. Hâlbuki dikkatle bakıldığında, onun gözleri, kanatları, sinir sistemi, kasları, uçuş dengesi ve bütün organları hayranlık uyandıracak bir sanat eseridir. Beslenmesini bilir, tehlikeyi hisseder, çoğalır ve türünü devam ettirir. Bütün bunlar tesadüfün veya şuursuz maddelerin yapabileceği işler değildir.

Şimdi şu soruyu soruyor: Eğer bu sineği Allah yaratmıyorsa, onu kim yaratıyor? 'Tabiat yaptı' demek meseleyi çözmez. Çünkü tabiatın ilmi, şuuru ve iradesi yoktur. Atomlar da ne yaptıklarını bilmezler. Karbon, oksijen ve azot atomları plan yapamaz; proteinler karar veremez; DNA şuurlu bir varlık değildir. Bunların tamamı yaratılmıştır ve kendilerine verilen görevleri yerine getirirler.

Allah'ın yarattığını kabul etmezsek, küçücük bir sineğin içinde sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade ve bütün kâinatı idare edecek bir yönetim gücü bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Üstelik yalnız sineğin tamamında değil, onu meydana getiren her atomda da bu özelliklerin bulunduğunu söylemek gerekir. Çünkü her atomun, nereye gideceğini, hangi organda görev yapacağını ve hangi vazifeyi yerine getireceğini bilmesi gerekir. Bu ise aklın kabul edemeyeceği kadar büyük bir çelişkidir.

Üstad daha sonra dikkatimizi tohumlara çeviriyor. Küçücük bir tohumun içinde gelecekte meydana gelecek kök, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler ve yeni tohumların programı bulunmaktadır. Ayrıca toprağı, suyu, güneşi ve mevsimleri dikkate alan mükemmel bir gelişim planı da vardır.

Peki bu programı tohumun atomları mı biliyor? Toprağın durumunu, yağmuru, güneşi, arıları ve rüzgârı onlar mı yönetiyor? Elbette hayır. O hâlde tek açıklama şudur: Atomlar kendi başlarına hareket etmiyor; her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah'ın emriyle vazifelerini yerine getiriyorlar.

Üstadın ulaştığı sonuç şudur: Bir sineği, bir çiçeği veya bir tohumu Allah'a vermek hem kolay hem de akla uygundur. Fakat bunları sebeplere vermeye çalışmak, her atoma ilâhlık derecesinde ilim ve kudret vermeyi gerektirir. Bu ise bir problemi çözmek yerine, sayısız imkânsızlığı kabul etmek demektir.

Özetle, her canlı ve hatta her atom, kendi başına hareket edemez. Bir sineğin, bir çiçeğin ve bir tohumun yaratılışı sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gerektirir. Bu sıfatlar sebeplerde bulunamayacağına göre, bütün canlılar Allah'ın sonsuz ilminin, kudretinin ve hikmetinin eseridir.

Her Atom ve Her Canlı, Allah'ın Birliğine Açılan Bir Penceredir

Üstad Hazretleri şimdi delilini daha da ileri götürüyor. Hayatın yalnız Allah tarafından verilebileceğini ve sebeplerin buna güç yetiremeyeceğini isbat ettikten sonra, şimdi de yalnız canlıların değil, onları meydana getiren her atomun da Allah'ın varlığına ve birliğine şahitlik ettiğini gösteriyor.

Atomlar konuşamaz; fakat yaptıkları vazifelerle adeta, 'Biz kendi başımıza hareket etmiyoruz. Bizi çalıştıran sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı vardır.' demektedir.

Birinci Pencere'de Üstad, atomları büyük bir ordunun askerlerine benzetiyor. Bir asker nasıl takımından ordusuna kadar belli bir düzen içinde vazife yaparsa, atomlar da gözde, beyinde, damarlarda, sinirlerde ve bütün vücutta tam bir düzen içinde çalışırlar. Bir atomun bütün sistemi kendi başına bilmesi mümkün değildir. Öyleyse onu vazifelendiren ve yöneten bütün sistemi bilen bir Kumandan vardır. İşte bu Kumandan Cenâb-ı Hak'tır.

İkinci Pencere'de hava zerresini misal veriyor. Aynı hava zerresi bugün bir gülün, yarın bir elmanın, daha sonra başka bir çiçeğin içine girerek vazife yapabiliyor.

Eğer bu zerre kendi başına hareket etseydi, girdiği her bitkinin yapısını, programını ve ihtiyaçlarını bilmesi gerekirdi. Bu ise mümkün değildir. Demek ki hava zerresi de kendi ilmiyle değil, her şeyi bilen Allah'ın emriyle hareket etmektedir.

Üçüncü Pencere'de Üstad toprağa dikkat çekiyor. Aynı topraktan elma, armut, gül, buğday, çam ve binlerce farklı bitki yetişmektedir. Toprağın atomları aynı olduğu hâlde, her tohum kendi türüne uygun olarak gelişmektedir. Eğer toprağın zerreleri kendi başlarına çalışıyor olsaydı, her bitkinin bütün planını, rengini, kokusunu, meyvesini ve özelliklerini bilmeleri gerekirdi. Böyle bir şeyi kabul etmek aklen mümkün değildir. Demek ki toprağın zerreleri de Allah'ın emriyle vazife yapmaktadır.

Üstad daha sonra çok önemli bir sonuca ulaşıyor: Atomlar son derece aciz ve şuursuz oldukları hâlde, son derece büyük ve hikmetli işler yapıyorlar. Öyleyse yaptıkları işlerin büyüklüğü kendilerinden değil, onları çalıştıran sonsuz kudret sahibinden gelmektedir. Nasıl bir kalem kendi başına kitap yazamazsa, atom da kendi başına yaratamaz.

Ardından Üstad, Ehadiyet mührünü açıklıyor. Her canlı, tek başına Allah'ın birçok ismini birlikte göstermektedir. Hayat veren, şekil veren, rızık veren, büyüten, koruyan ve güzelleştiren hep Allah'tır. Bu sebeple her canlı, Allah'ın isimlerinin topluca tecelli ettiği bir ayna gibidir.

Sonra Samediyet turrasına dikkat çekiyor. En küçük bir canlı bile yaşayabilmek için güneşe, havaya, suya, toprağa, minerallere ve bütün kâinatın düzenine muhtaçtır. Bütün bunları onun hizmetine veren ise yalnız kâinatın Rabbi olan Allah'tır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir; fakat her şey O'na muhtaçtır. İşte Samediyet hakikati budur.

Bu Lem'a'nın vardığı büyük netice şudur: Hayat, canlılar, tohumlar, atomlar, toprak, hava ve su hep birlikte aynı hakikati ilan etmektedir.

Eğer bunlar Allah'a verilmezse; her atoma, her hücreye ve her tohuma sonsuz ilim, sonsuz kudret ve ilâhlık sıfatları vermek gerekir. Bu ise imkânsızlık içinde imkânsızdır. Fakat bütün bunların Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğini kabul ettiğimizde her şey kolay ve anlaşılır hâle gelir.

Sonuç olarak Bediüzzaman Hazretleri, Güneş misaliyle başlayıp atomlara, hava zerrelerine, toprağa, tohumlara ve bütün canlılara kadar uzanan kuvvetli bir akıl yürütme ve mantık kaideleriyle ile şu gerçeği ispat etmektedir:

Kâinatın en küçük zerresinden en büyük yıldızına kadar her şey, Allah'ın varlığına ve birliğine şahitlik etmektedir. Bir tek Allah'a iman etmek, aklın, mantığın ve ilmin gereğidir.

Şerh ve izah: Dr. Ali Kemal Pekkendir, 26.08.2026