Derin Gerçekler

Ve bugün Ramazan bitti ve yarın Şevval ayının ilk günü, bayram.. Bir yanda savaş, öte yandan bayram.. Bayram etmeyi hak ediyor muyuz dersiniz. İçine düştüğümüz hastalığın adı Vehn. Yani dünya sevgisi ve ölüm korkusu! Öte yandan “tefrika” belimizi büküyor. Kendi içimizde bile bu kadar tefrika varken, İslam dünyası nasıl bir araya gelecek? Onun için Hilafet’e giden yolda biz önce kendimize bir çeki düzen vermeliyiz. Önce tevbekar olmalıyız.

Birileri Hilafet istiyor, birileri de buna karşı. Hilafet deyince 4 Halife dönemi unutuldu Emevi, Abbasi Osmanlı Hilafeti kaldı akıllarda. Şiiler Kerbela’dan sonra “Hilafet”ten ayrılıp “imamet” diye kendilerine göre bir yol tuttular. Cumhuriyetle Hilafet makamı da kaldırıldı. İngilizler imkan bulsalar Şerif Hüseyi’ni Halife ilan edeceklerdi, ama olmadı. Cumhuriyet idaresi Hilafet ve Şer’i kurumlarını kuşa çevirdikten sonra, yerine kurdukları Diyaneti ve dini vakıfları, din eğitimini laik devletin denetimine aldı. Diyanet Cumhurbaşkanlığına, Dini vakıflar kültür bakanlığına, din eğitimi “tevhid-i tedrisat” kanunu ile MEB’e bağlandı. Bu adına “Laiklik” dedikleri bugünkü uygulama aslında “Bizantinist” bir uygulama. Bu kurulan düzen İslami bir düzen değil.

Hilafetle ilgili ilk reformlardan biri Osmanlı döneminde yapmıştı. Hilafet’in Memluklardan alınması bir seçimle değil, kılıçla olmuştu. Halifelik, saltanatla birlikte babadan oğula geçince, dini hizmetleri tedvir’e memur bir de “Şeyhulislamlık” makamı icad edilmişti.

Hilafet Osmanlı'ya 1517 yılında geçti ve bu geçiş, Yavuz Sultan Selim (I. Selim) döneminde Memlûk Devleti'nin yıkılmasıyla gerçekleşti. Osmanlı ordusu, Mercidâbık Muharebesi (24 Ağustos 1516) ve Ridaniye Muharebesi (22 Ocak 1517) zaferleriyle Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz bölgesi (Mekke-Medine) ele geçirdi. Bu fetihler sonucunda hilafet fiilen Osmanlı'ya geçti. Kahire'nin alınması (Ocak-Şubat 1517) ve kutsal emanetlerin (Hz. Peygamber'in hırkası, sancağı, kılıcı vb.) İstanbul'a getirilmesiyle sembolik olarak bu işin kesinleştiği anlamına geliyordu.

Abbasi soyundan gelen son halife 3. Mütevekkil'den (el-Mütevekkil Alellah) devralındı. 1258'de Moğol istilasıyla Bağdat'taki Abbasi hilafeti yıkılmıştı. Memlûk Sultanlığı, Abbasi halifelerini Kahire'de sembolik olarak barındırıyordu. Yavuz Sultan Selim, Memlûkleri yenerek bu hilafeti sona erdirdi ve halifeyi İstanbul'a getirdi. Bazı kaynaklar, Hilafetin el değiştirmesinin rızaen ve sulh yoluyla olduğunu aktarır.

Esasen Osmanlı padişahları daha önceki dönemlerde, 1. Murad'dan itibaren kendi topraklarında "halife" unvanını kullanmış olsa da, “tüm Müslümanların halifesi” anlamında “evrensel hilafet” iddiası Yavuz dönemiyle (1517) başlar. Yavuz Sultan Selim, "Halife" unvanını resmî olarak pek kullanmadı; daha çok "Hâdimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn" (Mekke ve Medine'nin hizmetkârı) unvanıyla anıldı. Hilafet unvanının yaygın kullanımı Kanuni Sultan Süleymandan sonraki dönemlerde ve özellikle 18. YY’dan itibaren güçlendi. 2. Mahmud dönemine gelindiğinde, biraz önce de izah ettiğim gibi, Padişahın şahsında Hilafet makamı, “babadan oğula geçen” bir rütbe olduğundan, dini hizmetler, padişahtan ayrılmış ve “Şeyhul İslamlık” makamına bağlanmıştı. Böylece Padişah ümmetin “seküler senyörü” durumuna gelirken, Şeyhul İslamlık makamı, Müslümanların dini hizmetlerini tedvire memur bir yapıya dönüştürülmüştü. Halife denilen kişi İslam ümmetinin başı sayılırken, yapacağı işler konusunda Şeyhül İslamlık makamından fetva alma ihtiyacı duyuyordu. Yani Şeyhül İslamlık makamı, ülema ve şeyhlerin içinde yer aldığı “Ruhani bir konsül”e dönüştürülmüştü.

Osmanlı'da Şeyhülislamlık resmî olarak 1424/1425'te Molla Fenârî ile kurulmuş sayılır ve yaklaşık 500 yıl sürmüştür. İlk kişi olarak Molla Fenârî (Şemseddin Fenârî) gösterilir. Kendisine bu unvan 1424'te (Hicrî 828) verilmiş olup, 1425'te Bursa müftülüğüne tayin edilmesiyle müftülük ve şeyhülislamlık resmen başlamış oldu

Daha önceki dönemlerde, Osman Gazi, Orhan Gazi zamanlarında Diyanet hizmetleri Şeyh Edebali, Dursun Fakih gibi âlimlere yaptırılmış olsa da, resmî ve kurumsal bir "Şeyhülislamlık" makamı yoktu.

Kurumsal yapı kazanması ise 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren güçlenerek, özellikle Fatih Sultan Mehmed dönemindeki Kanunname'de "ulemanın reisi" olarak tanımlanmasıyla netleşmiştir. Kanunî Sultan Süleyman zamanında (Ebüssuûd Efendi ile) sadrazamdan sonraki en yüksek makam haline gelmiş ve Rumeli kazaskerliğinden sonra terfi edilen bir mevki olmuştur. öncesinde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'ne dönüştürülmüştü. Daha sonra Makam, 1922'ye kadar (son şeyhülislam Mehmet Nuri Efendi) devam etmiş, 1924'te hilafetin kaldırılmasıyla Şeyhulislamlık makamı da tamamen ortadan kalkmıştır . Bu günkü Diyanet Hilafetin yerine değil, Müslümanların dini ihtiyaçlarını tedvire memur, daha da sınırlandırılmış bir kurum olarak Hilafetin değil, Şeyhülislamlığın devamı sayılır.

Yeni demem o ki, ne bugünkü Diyanet, ne Halifelik makamı, ne de Şeyhül İslamlık makamı Kanuniden sonraki dönemden başlayarak bu güne olması gereken gibi bir yapıya kavuşturulmadı.

Oysa bu gün belki herşeyin dibe vurduğu günümüzde bu kurumu yeniden tanımlamak gerek.

Hilafet bize geçtikten sonra Lale Devri, Tanzimat , İttihat Terakki dönemlerinde giderek etsiz hale getirildi, Cumhuriyette ise son nokta konuldu.

Caminin zekat veren ve farzı kifaye çalışma grublarında aktif yer alan Müslüman grublar kendi camilerinin imamını seçerler ancak bu imam Müslümanların genel katibi, temsilcisidir, namaz kıldırma memuru değil. Bu kişiler ilçe müftülerini/imamlarını, onlar da il imamlarını, il imamları da ülke imamlarını, Halifelerini seçerler. Ülke imamları da, “beynel Müslimin” olan imamları seçerler. Bunların ruhani anlamda tabii mekanları Mekke, Medine ve Kudüs olması gerekir. Ancak İstanbul kıbleteyn noktası olarak tarihi ve bürokratik anlamda Ayasofya, Sultanahmed, Topkapıdaki Emanet-i Mukaddese ile birlikte yerleşkesi olabilir. Bu yapıların bulundukları ülkelerde Anayasal statüde özerk olmalıdır ve Birliğe katılan İslam ülkelerinden gelecek asker, polis ve jandarma ile korunmalıdır.

Bu yapının 3 Meclisi olması gerekir. Müslüman halkın temsil edildiği Temsilciler Meclisi, Dini liderler ve seçilmiş imamların temsil edildiği İlim Meclisi, diğer Müslüman ülkelerde azınlık olarak yaşayan Müslümanların Azınlıklar meclisi. Bunların karmasından oluşan Müslüman topluluklar içinde yaşayan gayri Müslümlerin hak ve hukuklarının korunması ve Müslüman olmayan ama müellefetül Grub, Hılful fudul ve sözleşmeli, diğer ülke halkları ile ilişkileri yönetmek üzere “Milletlerarası encümenlik” kurumu oluşturulmalıdır.

Bu yapının dini vergilerin toplanması, sarfı, Müslümanların dini ihtiyaçları yanında onların maarifi ile yakından ilgilenmesi, Dini yapıların (Cami, Mescid, Dergah, Hüseyniye gibi gibi kurumlar, Diyanete bağlı asarı atikeler vb) ve vakfiyelerin alınması ve yönetimi, tebliğ faaliyetleri, Müslüman ülke ve halkların afete maruz kalması, yardıma muhtaçlara yadım edilmesi, savaş tehlikesi karşısında onlarla yardımlaşma anlamında sorumluluk kuşanmaları gerekir.

Daha fazlasını keşfedin

Dünya haberleri uygulaması

Filistin'e yardım ürünleri

Sağlık haberleri portalı

Yani ne güzel işte bir Hilafetimiz vardı, o da gitti elimizden diye hayıflanacağımıza, Osmanlı son zamanlarında içi boşaltılmış bir hilafet vardı. Halife, Selaniğe sürgüne gönderiliyor ve ve Yahudi bir iş adamının evinde mecburu iskana tabi tutuluyordu. O Yahudi iş adamı ise Alatini efendi idi. Alatini efendi de Mustafa Kemal’in gittiği okul olan Şemsi efendi namı diğer Şimon Zwi nin yönettiği aynı zamanda, Yahudi çocukları için özel eğitim veren, dini misyon yüklü Kabbala mektebinin sahibi idi. Okulun standart talebeleri için mektep modern eğitim veren Şemsi efendi mektebi, Yahudi çocukları için özel eğitim veren Şimon Zwi mektebi!

Hilafetin yeniden ihya ve inşası için sanırım bugün geç kalmış sayılsakta düşünmeye başlamamız gerekir. Bu çaba hedefine ulaşır mı bilmem ama, bu gayret içinde olmamız gerekir.

İmamet kurumu zaten tamamen politik bir kurum. Hilafete karşı bir kurum. Oysa İmamet ve Hilafetin temelde birbirinden ayrılması mümkün değil. Müslümanların birliğinde, onların kardeşliğinden söz ediyorsak bu bölünmüşlüğü de sona erdirebilmeliyiz. Sünni ve Şii imamlar konuyu müzakereye hazır mı?

Sünniler Hilafeti istiyor, Şiiler imameti, bunu nasıl başaracaksınız, nasıl bir örgütlenme düşünüyorsunuz. Bunu “kökü mazide, ati” anlayışı ile, Nas’dan ve Risaletin rehberliğinden ayrılmadan “efradına cami, ağyarına mani” bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor.

Sünni’si, Selefi’si, Sufi’si, Şii’si ile tüm Müslümanlara sormak gerek, “iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmeden gerçekten iman etmiş sayılmasınız”. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?. Sahi Halife gelecekse, cami de, dergahta ona göre yeniden yapılanacak. Müslümanların şimdiye kadar erteledikleri sorumluluklarını yeniden yüklenmesi gerek. Mesela zekat muhasebeleştirilebilir ve bunu sizin keyfinize göre ya da kendi tarikat vakıflarınız üzerinden istediğiniz gibi tasarruf etmeniz engellenebilir. Buna hazır mısınız? Yoksa bırakalım böyle dağınık mı kalsın. Daha iyi bir düzen kuracağız diye birbirimize düşmeyelim de.. Gelin önce biz yeniden Müslüman olalım, oradan başlayalım bu işe. Ramazan ayının sonuna geldik, aklımız ve kalbimizi, ahlak, sağlık ve işlerimizi yeniden İlahi rıza ölçüsüyle gönden geçirelim.

Selam ve dua ile.