“İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Kur’an-ı Kerim; Necm/39)
Son yıllarda Türkiye’de uygulamaya konulan maddi ve manevi kalkınma odaklı politikalar, kadim medeniyetimizin değerlerinin yaşatılması ve ülkemizin sahip olduğu bölgesel potansiyelin harekete geçirilmesi açısından önemli bir dönüşüme işaret etmektedir. Ekonomiden bilime, teknolojiden güvenliğe, eğitimden kültüre kadar birçok alanda verdiğimiz mücadele, ülkemizin kendi imkânlarını daha etkin kullanması ve geleceğini daha güçlü temeller üzerinde inşa etmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
2000’li yıllardan itibaren hızlanan değişim süreciyle birlikte Türkiye, üretim kapasitesini geliştirmeye, millî kültürüne sahip çıkmaya ve uluslararası alanda daha bağımsız bir konum elde etmeye yönelik önemli adımlar atmaktadır. Bir zamanlar farklı kalıplar içerisinde tanımlanan ülkemiz, bugün kendi hedeflerini belirleyen, bölgesel ve küresel sorunların çözümünde sorumluluk üstlenmeye çalışan ve karşılıklı faydaya dayalı iş birliklerini önemseyen bir ülke olma yolunda ilerlemektedir. Elbette bu yolculukta aşılması gereken ekonomik, bilimsel, teknolojik ve toplumsal sorunlar da bulunmaktadır. Ancak sahip olduğumuz insan kaynağı, tarihî birikim ve medeniyet değerleri, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan önemli imkânlardır.
Bu dönüşümün sürdürülebilir olması, kamu kurumları, kalkınma ajansları, üniversiteler, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasındaki iş birliklerinin güçlendirilmesine bağlıdır. Her bölgenin kendine özgü sosyoekonomik ve kültürel özelliklerini dikkate alan kalkınma politikaları, yerel değerlerin katma değeri yüksek ürünlere ve toplumsal faydaya dönüştürülmesine katkı sağlayabilir. Yerel potansiyelin bilimsel bilgi, teknoloji ve girişimcilikle buluşturulması; hem ekonomik kalkınmayı hızlandıracak hem de bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarının azaltılmasına yardımcı olacaktır.
Bu noktada sivil toplum kuruluşlarının üstlendiği görev ayrıca önem kazanmaktadır. Toplumsal ihtiyaçları tespit eden, farklı kesimleri ortak hedefler etrafında buluşturan ve gönüllülük esasına dayalı çalışmalarla bilgi birikimini toplumsal faydaya dönüştüren kuruluşlar, ülkemizin gelişim sürecinde önemli bir yere sahiptir.
Cihannüma/AYBİR Türkiye Raporu
Ülkemizin ve insanlığın hayrına olacak çalışmalar yürütmeyi amaçlayan Cihannüma Dayanışma ve İşbirliği Derneği ve İslam Ülkeleri Akademisyenler ve yazarlar Birliği (AYBİR), akademik birikimi ve gönüllülük esasına dayanan faaliyetleriyle bu alanda dikkat çeken kuruluşlarımızdan ikisidir [1, 2]. Dernek bünyesinde oluşturulan ihtisas atölyeleri ve çalışma grupları, farklı alanlardaki bilgi ve tecrübelerin bir araya getirilmesine imkân sağlamaktadır. Düzenlenen çalıştaylar, sempozyumlar ve diğer bilimsel etkinlikler sonucunda ortaya konulan yayınlar ve raporlar da bu birikimin daha geniş kesimlerle paylaşılmasına katkıda bulunmaktadır.
Bu çalışmalar arasında kamuoyunun dikkatini çeken önemli girişimlerden biri, 22 farklı alanda hazırlanan ve 22 dosyadan oluşan “Cihannüma Türkiye Raporu: Alan Öngörüleri ve Politijka Önerileri” başlıklı çalışmadır [3, 4]. Ülkemizin geleceğine ilişkin değerlendirmeleri, önerileri ve çözüm arayışlarını bir araya getiren bu çalışma, Türkiye’nin kalkınma hedeflerinin farklı boyutlarıyla ele alınması açısından önem taşımaktadır.
Böylesine kapsamlı çalışmaların asıl değeri, yalnızca mevcut sorunları tespit etmek veya geleceğe ilişkin öngörüler ortaya koymakla sınırlı değildir. Önemli olan, ortaya konulan fikirlerin ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından değerlendirilmesi, uygulanabilir önerilerin somut politikalara dönüştürülmesi ve elde edilen sonuçların izlenmesidir. Çünkü fikirlerin toplumsal faydaya dönüşmesi, düşünce ile uygulama arasında güçlü bir bağ kurulmasını gerektirir.
İçinde bulunduğumuz yüzyılda bilim ve teknolojinin insanlığın geleceğini şekillendirmedeki rolü giderek artmaktadır. Bununla birlikte bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hangi amaçlarla ve hangi değerler doğrultusunda kullanılacağı da en az bu gelişmelerin kendisi kadar önemlidir. Bilgi ve teknoloji insanlığın refahını yükseltebileceği gibi adaletsizlikleri derinleştiren, çevresel sorunları büyüten ve güç sahiplerinin çıkarlarına hizmet eden araçlara da dönüşebilir. Tarihî tecrübeler, bilimsel ilerlemenin ahlak, adalet ve insanlık sorumluluğuyla birlikte ele alınması gerektiğini göstermektedir.
Özellikle Müslümanların yoğun olarak yaşadığı coğrafyalarda uzun yıllardır devam eden çatışmalar, sömürü, yoksulluk ve insani krizler, bu sorumluluğu daha da önemli hâle getirmektedir. Gazze başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde zulme, savaşa ve ağır insani kayıplara maruz kalan insanların yaşadıkları, daha adil ve barışçıl bir dünya için ortak çabaların artırılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Türkiye’nin bilimsel, ekonomik ve teknolojik kapasitesini geliştirmesi, yalnızca kendi vatandaşlarının refahı açısından değil, mazlumların ve mağdurların sesi olabilmesi ve uluslararası barışa katkı sunabilmesi açısından da önemlidir.
Bu nedenle Türkiye Yüzyılı hedefleri, yalnızca ekonomik büyüme ve teknolojik ilerleme çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Bu hedefler; adaletin güçlendiği, insan onurunun korunduğu, bilimsel üretimin arttığı, kültürel değerlerin yaşatıldığı ve insanlığa fayda sağlayan bir medeniyet anlayışının geliştirildiği kapsamlı bir gelecek tasavvuruyla desteklenmelidir. Aynı şekilde Türkiye ile İslam ülkeleri ve barıştan yana olan diğer ülkeler arasında bilim, eğitim, teknoloji, ticaret ve kültür alanlarında geliştirilecek iş birlikleri, ortak sorunların çözümüne önemli katkılar sunabilir.
Nicelikten Niteliğe, Bilgiden Hikmete
Türkiye Yüzyılı’nda her alanda benimsememiz gereken temel yaklaşımlardan biri, nicelikten (kemiyetten) ziyade niteliğe (keyfiyete) ve değer üretimine öncelik vermektir.
Ürettiğimiz ürünlerin yalnızca miktarı değil, kalitesi ve özgünlüğü de önemlidir. Üniversitelerimizin başarısı sadece öğrenci sayılarıyla veya akademik yayın miktarıyla değil, ortaya koydukları bilimsel katkılarla, yetiştirdikleri insanların niteliğiyle ve toplumun sorunlarına sundukları çözümlerle değerlendirilmelidir. Aynı şekilde ekonomik kalkınma da yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, refahın toplumun farklı kesimlerine ne ölçüde yansıdığıyla ve insan yaşamına sağladığı katkıyla anlam kazanmalıdır.
Bu anlayış doğrultusunda bilim, ahlak, adalet, kültür, liyakat, üretim, kalite ve toplumsal sorumluluk ilkelerini birlikte gözeten uzun vadeli bir Türkiye vizyonuna ihtiyaç bulunmaktadır. Yönetim sistemimizden eğitim politikalarımıza, bilim ve teknoloji stratejilerimizden ekonomik kalkınma hedeflerimize kadar bütün alanlarda ortak akıl ve istişare kültürünü güçlendirmeliyiz. Ülkemizin geleceğini ilgilendiren önemli konularda farklı görüşlerin dinlenmesi, bilimsel verilerin dikkate alınması ve toplumun ilgili kesimlerinin sürece katılması, alınan kararların niteliğini ve uygulanabilirliğini artıracaktır.
Yeni Anayasa dâhil olmak üzere ülkenin geleceğini şekillendirecek temel düzenlemelerin de hukuk, adalet, insan hakları, millî birlik ve toplumsal uzlaşma ilkeleri çerçevesinde ele alınması önemlidir. Hedefimiz, günü kurtaran çözümler üretmekten ziyade gelecek nesillere daha güçlü, daha adil ve daha müreffeh bir Türkiye bırakmak olmalıdır.
Sonuç: Umudu Gayrete, Fikri İcraata Dönüştürmek
Son yıllarda devletimizin terör örgütleriyle mücadelede ortaya koyduğu kararlı tutum ve bölgemizde yaşanan bazı gelişmeler, ülkemizde barış ve huzur beklentisini güçlendirmiştir. Silahların sustuğu, şiddetin sona erdiği, insanların güven içinde yaşadığı ve sorunların diyalog yoluyla çözüldüğü bir döneme ulaşmak, toplumumuzun ortak arzularından biridir. Bu sürecin kalıcı bir barışa dönüşmesi, yalnızca ülkemiz için değil, bölgemizdeki komşu ülkelerin geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır.
Önümüzdeki bu fırsatı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’nin ekonomik, bilimsel, teknolojik ve toplumsal gelişimi için yeni imkânlar ortaya çıkacaktır. Bin yılı aşkın ortak tarihimiz boyunca Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap ve daha nice topluluk, aynı coğrafyada ortak değerler etrafında buluşmuş; inancımızın, kültürümüzün ve tarihimizin şekillendirdiği güçlü bağlar kurmuştur. Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda farklı kökenlerden insanlar, ortak bir gelecek ve bağımsızlık ülküsü uğruna omuz omuza mücadele etmiştir. Bu tarihî miras, bugün de birlik ve beraberliğimizi güçlendirmek için önemli bir ilham kaynağıdır.
Geçmişimizden aldığımız güçle geleceğe yürürken farklılıklarımızı bir ayrışma sebebi olarak değil, ortak zenginliğimizin bir parçası olarak görmeliyiz. Birlik ve beraberliğimizi korumak, kardeşlik hukukunu güçlendirmek ve toplumsal barışı kalıcı hâle getirmek, ülkemizin gelişmesi için ihtiyaç duyduğumuz en önemli şartlardan biridir. Çünkü toplumsal huzurun, güvenin ve dayanışmanın güçlendiği bir ortamda bilimsel üretim, ekonomik kalkınma ve kültürel gelişim için daha sağlam bir zemin oluşur.
Büyük işler başaran toplumlar, yalnızca imkânları fazla olanlar değil; sahip oldukları imkânları doğru değerlendiren, nitelikli fikirler geliştiren ve bu fikirleri cesaretle hayata geçiren toplumlardır. Türkiye’nin geleceği de insan kaynağımızın niteliğine, bilimsel ve teknolojik kapasitemize, üretim gücümüze ve ortak hedefler etrafında kenetlenebilme becerimize bağlıdır. Kamu kurumlarımızın, üniversitelerimizin, özel sektörümüzün ve sivil toplum kuruluşlarımızın birbirini tamamlayan çalışmalar yürütmesi, bu hedeflere ulaşmamızda belirleyici olacaktır.
Cihannüma Dayanışma ve İşbirliği Derneği gibi kuruluşlarımızın gönüllülük esasına dayanan çalışmaları, akademik birikimi toplumsal faydaya dönüştürme çabaları ve geleceğe yönelik çözüm önerileri, umutlarımızı güçlendiren önemli örneklerdir. Bu tür çalışmaların en önemli kazanımı, farklı alanlarda biriken bilgi ve tecrübeyi ortak bir gelecek tasavvuru etrafında buluşturabilmesidir. Şimdi yapılması gereken, hazırlanan raporların ve geliştirilen önerilerin ilgili kurumlarca dikkatle değerlendirilmesi, uygulanabilir olanların hayata geçirilmesi ve sonuçlarının takip edilmesidir. Böylece fikirlerimiz kâğıt üzerinde kalmayacak, ülkemizin gelişimine somut katkılar sunacaktır.
Unutmamalıyız ki gelecek, yalnızca beklediğimiz değil, bilgiyle, emekle, ahlakla ve kararlılıkla birlikte inşa ettiğimiz bir ufuktur. Umut, bizi harekete geçirdiği; bilgi, doğru hedeflere yönelttiği; hikmet ise gücümüzü hayırlı hedefler için kullanmamızı sağladığı ölçüde değer kazanır. Gençlerimize güvenmeli, onların bilimsel merakını ve üretme heyecanını desteklemeli, farklı alanlarda yetişmiş insanlarımızın önünü açmalı ve her bir ferdimizin ülkemizin geleceğinde sorumluluk üstlenmesine imkân sağlamalıyız.
Mehmet Âkif Ersoy’un yıllar önce dile getirdiği umut ve azim çağrısı, bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır:
“Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.”
Öyleyse umutsuzluğa kapılmamız ve sorunlarımızı da görmezden gelmememiz gerekiyor. Aklımızı, bilgimizi, tecrübemizi ve medeniyet değerlerimizi bir araya getirerek çalışmalıyız. Birliğimizi koruyup nitelikli fikirlerimizi kararlılıkla uygulamaya taşıyabilirsek ülkemizin geleceğini daha güçlü temeller üzerinde yükseltebiliriz.
Dileğimiz; bilimde ve teknolojide öncü, üretimde özgün, sanatta yetkin, ahlak ve adalette güçlü, medeniyet değerlerine bağlı ve insanlığa faydalı bir Türkiye’nin inşasına katkı sunmaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun mazlum ve mağdur insanların yeniden umutla bakabildiği, barışın ve kardeşliğin güçlendiği bir gelecek için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz.
Niyetimiz hayr, gayretimiz samimi, hedefimiz insanlığa faydalı olmak olsun. İnanıyorum ki ortak akıl, güçlü irade ve sürekli gayretle Türkiye, hem kendi insanı hem de bütün insanlık için umut veren başarılara imza atabilir.
Her şeyde vardır bir hayr diyelim ve yeter ki umudumuzu, gayretimizi ve insanlığa karşı sorumluluğumuzu kaybetmeyelim. Gayret bizden, tevfik Allah’tan!
KAYNAKLAR
2. https://www.aybir.org/