Bir milletin dili, sadece konuşma aracı değildir; hatırasıdır, vicdanıdır, ruhunun aynasıdır.

Dil; dedenin torununa bıraktığı görünmez mirastır. Bir kelime bazen bir medeniyet taşır omuzlarında. Bazen bir dua, bazen bir ninni, bazen de bir mezar taşıdır. Alfabenin değişmesiyle birlikte yaşanan kırılma, yalnızca harflerin değişimi değildi. Bir gecede kütüphaneler sustu. Dedelerimizin yazdığını torunlar okuyamaz oldu. Sandıklarda saklanan mektuplar, hatıra defterleri, vakfiyeler, mezar taşları bir anda yabancılaştı. Sanki geçmişle araya görünmez bir duvar örüldü. O duvarın arkasında ise koskoca bir birikim, sessizce beklemeye bırakıldı. Sonra dilde sadeleşme adına başlayan süreç… Elbette her dil değişir, dönüşür. Fakat bazen “arılaştırma” hevesi, kelimeleri değil kökleri keser. Asırlardır kullanılagelen, şiirlerimize, dualarımıza, atasözlerimize sinmiş Arapça ve Farsça kelimeler birer birer çıkarılırken; sadece kelimeler gitmedi, onların taşıdığı anlam derinliği de gitti. Bir kelimeyi atmak kolaydır; fakat o kelimenin çağrıştırdığı kültürü, edebiyatı, tasavvufu, hukuku, ruhu ne yapacağız? “Kalp” yerine başka bir kelime koyabilirsiniz; ama o kelimenin yüzyıllar boyunca şiirde, ilahide, duada kazandığı manevî yükü nasıl taşıyacaksınız? “Hikmet”, “irfan”, “edep”, “merhamet” gibi kelimeler sadece sözlük maddesi değildir; bir hayat anlayışının özüdür. Kelime daraldıkça düşünce daralır. Düşünce daraldıkça ufuk küçülür. Dil kuşa döndü diyenlerin acısı biraz da buradan gelir. Cümleler kısaldı, kelimeler hafifledi, ifade derinliği azaldı. Eskinin metinlerini anlamak zorlaştıkça genç kuşak, kendi medeniyet metinlerine yabancılaştı. Kendi klasiklerini okuyamayan bir nesil, başkasının kültürüne daha kolay teslim olur. Çünkü insan, boş bırakılan yeri mutlaka doldurur. Kültür erozyonu sessiz olur. Gürültü çıkarmaz. Önce kelimeler eksilir, sonra kavramlar. Kavramlar gidince değerler bulanıklaşır. Değerler zayıflayınca kimlik yorulur. Ortaya ise bilgili ama köksüz, teknolojiyi bilen ama geçmişini tanımayan, hızlı tüketen ama derin düşünemeyen bir nesil çıkma tehlikesi doğar. Bu bir suçlama değil, bir sızıdır. Çünkü her nesil kendi imkânları ve şartları içinde yetişir. Fakat geçmişle bağ koparsa, gelecek de sağlam kurulmaz. Ağaç kökü kadar göğe uzanır. Kökü budanan bir ağacın dalları bir süre yeşil görünse de, rüzgâr sert estiğinde dayanamaz. Belki mesele geçmişe dönmek değil; geçmişle barışmaktır. Alfabe değişmiş olabilir; ama eski yazıyı öğrenmek hâlâ mümkündür. Bazı kelimeler unutulmuş olabilir; ama onları yeniden diriltmek elimizdedir. Dilimizi zenginliğiyle kabul etmek, tarihî katmanlarıyla sahiplenmek, bizi küçültmez; aksine derinleştirir. Çünkü dil fakirleşirse düşünce fakirleşir. Düşünce fakirleşirse ruh yorulur. Oysa bu milletin hafızası güçlüdür. Yeter ki kendi kelimelerine küsmek yerine, onları anlamaya çalışsın. Bir kelimeyi kurtarmak, bazen bir medeniyeti hatırlamaktır. ….Ve hatırlamak, yeniden ayağa kalkmanın ilk adımıdır.