Çocuklara matematik anlatılırken, satır aralarında kendi medeniyetlerinin “geri”, Batı’nın ise “üstün” olduğu telkin ediliyordu. Din, hayatı anlamlandıran bir merkez olmaktan çıkarılıp; ilerlemenin önünde duran bir yük gibi gösteriliyordu.

Osmanlı’nın yıkılışını yalnızca cephelerde aramak, hakikatin yarısını görmektir. Asıl yıkım, top sesleriyle değil; sınıf zilinin sesiyle başladı. Yabancı okullar, Osmanlı topraklarında masum birer eğitim kurumu gibi göründü; oysa gerçekte bir milletin inancına, ahlakına ve ruh köklerine yönelmiş sessiz işgal merkezleriydi. Bu okullarda verilen eğitim, bilgi öğretmekten çok kimlik bozmayı hedefliyordu. Çocuklara matematik anlatılırken, satır aralarında kendi medeniyetlerinin “geri”, Batı’nın ise “üstün” olduğu telkin ediliyordu. Din, hayatı anlamlandıran bir merkez olmaktan çıkarılıp; ilerlemenin önünde duran bir yük gibi gösteriliyordu. İman, alaya alınmadan ama sistemli biçimde önemsizleştirilerek zayıflatıldı. Yabancı okullar, Osmanlı toplumunun ahlaki dokusunu da sessizce parçaladı. Edep, hayâ, aileye bağlılık ve itaat gibi kavramlar; çağdışı etiketlerle itibarsızlaştırıldı. Genç zihinlere özgürlük adı altında sınırsızlık, bireysellik adı altında bencillik aşılandı. Böylece ne tam Batılı ne de kendi gibi olabilen, köksüz bir nesil ortaya çıktı. Bu kurumlar yalnızca bireyi değil, toplumsal düzeni de hedef aldı. Aynı evin içinde iki ayrı dünya oluştu: evde dua eden anne, okulda inancı sorgulanan çocuk. Anne-baba otoritesi zayıflatıldı, gelenekler küçümsendi, geçmişle bağlar koparıldı. Bu kopuş, milletin hafızasında onarılması zor yaralar açtı. Daha da vahimi, birçok yabancı okulun açık ya da örtülü misyonerlik faaliyeti yürütmesiydi. Eğitim, bir maske; asıl hedef ise din değiştirme, zihni yönlendirme ve sadakati başka merkezlere kaydırmaktı. Maalesef basiretsiz yöneticiler, kendi topraklarında yetişen çocukların kalbini ve aklını başkalarının müfredatına emanet etti. Bu, bir devlet için sadece ihmal değil; tarihî bir basiretsizlikti. Bir millet, çocuklarına kendi inancını ve ahlakını öğretmezse; başkaları bunu kendi çıkarına göre öğretir. Osmanlı’nın yaşadığı tam olarak buydu. Yabancı okullar, asker göndermeden, bayrak dikmeden, tek kurşun atmadan; nesilleri dönüştürdü, direnci kırdı, ruhu çözdü. Bugün geriye dönüp bakıldığında acı gerçek şudur: Osmanlı, bazı cepheleri savaşarak kaybetti; ama asıl yenilgiyi, eğitimde gösterdiği gafletle yaşadı. Ve bu gafletin bedelini, yalnız bir dönem değil; nesiller boyunca ödedi. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı topraklarında yabancı devletler ve misyonerler tarafından açılan okul sayısı önemli ölçüde artmış ve yaklaşık 1.600 civarına ulaşmıştı... Harputta Amerikan kolejinin ne işi vardı? Değil mi?