Bir insan hayatının ortalama süresini düşündüğümüzde, altmış ya da yetmiş yıllık bir fani ömrün en taze, zihnin en berrak, kalbin dokunulmaya en açık ve karakterin ilk harçla şekillendiği altın çağı hangisidir? Şüphesiz ilk gençlik yılları... Peki, biz ne yapıyoruz? Bize emanet edilen o körpe ruhları, henüz beş ya da altı yaşındayken mecburi çarkları dönen devasa bir mekanizmaya teslim ediyor; aradan tam 17 yıl geçtikten sonra, 23 yaşında birer yetişkin olduklarında geri alıyoruz. Dile kolay: 17 koca yıl!
Geçtiğimiz günlerde Orhangazi/Bursa’dan Emekli Müftü Yusuf Şahin Hocamızın, Engin Gültekin’in satırlarından ilhamla kaleme aldığı o ciğerdağlayan feryadı okurken, içimdeki o eski ve kabuk tutmamış yaranın yeniden kanadığını hissettim. Altı çocuk babası, bir ilahiyatçı ve ömrünü toplumsal irşada adamış bir eğitimci olarak soruyordu Yusuf Hocamız: “Çocuklarımızın 17 yılını kim geri verecek?”
Bu soru, sadece bürokratik bir müfredat eleştirisi değil; ruhunu kaybetmiş bir çağın ortasında evlatlarını, yani geleceğini yitiren bir toplumun derin iniltisidir.
Bir an durup hesap yapalım. Ömrünün üçte birini sisteme ipotek eden bir genç, bu devasa zaman diliminde neler yapabilirdi? Birkaç zor dünya dilini su gibi öğrenebilir, toprağı işleyip berekete dönüştüren nitelikli bir çiftçi olabilir, bir zanaatın tezgahında pişik usta vasfına erişebilir ya da koca bir işletmeyi sevk ve idare edecek dirayeti kazanabilirdi. Olabilirdi... Ama ne yazık ki olamadı.
Biz, 23 yaşına gelmiş o gencin eline süslü bir karton parçası —bir diploma— tutuşturuyor ve “Hadi artık hayata âtıl” diyoruz. Sonuç? İş başvurularından “tecrübesiz” etiketiyle geri çevrilen, kapı kapı umut arayan diplomalı işsizler ordusu...
Fakat meselenin en acı tarafı, ekonomik kayıplar değil. Asıl hezimet, zihinsel ve ruhi alanda yaşanıyor. Bir "eğitim" değil, adeta bir "öğütme " çarkına dönen bu yapı, gençlere dünyayı resmetmeye çalışırken hayatın tam kendisini öğretmeyi unuttu. “İnsan bu dünyaya niçin geldi?” sorusunu hiç sordurmadı; soran birkaç masum ruha da tatmin edici cevaplar veremedi. Kâinat kitabı okutulmadı bu çocuklara. Yaratan tanıttırılmadı, Kur’an ve Sünnet’in o diriltici iklimiyle zihinler buluşturulmadı. Düşünmeye, sorgulamaya, iç dünyasına derinleşmeye alan açılmadı. Onun yerine testler çözdürüldü, ezberletildi, yarıştırıldı ve nihayetinde hepsi tek bir kalıba dökülerek standartlaştırıldı.
Bugün iktisat fakültesinden mezun olan bir genç, evinin aylık bütçesini yönetmekten aciz kalıyor, borç kıskacında sürünüyor. İletişim fakültesini bitiren bir diğeri, sokakta bir komşusuyla nezaketle konuşmayı, bir tartışmayı sükunetle yönetmeyi beceremiyor. Mühendis olan evladımız, evindeki basit bir elektrik arızasına müdahale edecek cesareti kendinde bulamıyor. Çünkü bu sistem, gençlerin eline kuru bilgiyi yüklerken beceriyi, sorumluluk bilincini, karakteri ve hayatla kurulacak o canlı teması gasp etti.
Çocuklarımıza yıllarca kışla disipliniyle tembihledik: “En yüksek notu almazsan başaramazsın!”
Ama kimse onlara şunu fısıldamadı:
· “İnsanın kalbini kırarsan küçülürsün.”
· “Kul hakkı yersen, tüm notların yüz de olsa eksilirsin.”
· “Yalan söylersen, karakterin sınıfta kalır.”
Öldükten sonra kurulacak o büyük mizan, hesap günü bilinci, Müslümanca yaşamanın o vakur zarafeti hep ikinci plana atıldı. Denmemesi gereken ne varsa; sınırsız rekabet, hırslı bir bireycilik ve tüketim çılgınlığı gençlerin taze zihnine nakış nakış işlendi. Bugün sokaklarda öfkesini kontrol edemeyen, emeksiz kazanç peşinde koşan, madde bağımlılıklarının veya suç şebekelerinin ağına düşen gençler, gökten zembille inmedi. Onlar da aynı sıralarda oturdu, aynı müfredatı dinledi.
Eğer bir sistem, 17 koca yılda bir gencin kalbine Allah korkusunu, anne-babaya hürmeti, emanet bilincini ve merhameti yerleştiremiyorsa; burada durup eğitim anlayışımızı sil baştan sorgulamak zorundayız. Bir genç en karmaşık diferansiyel denklemleri çözebilir; fakat yetimin başını okşamayı bilmiyorsa, bir yaşlının hayır duasını almanın servetten öte olduğunu hissetmiyorsa, orada devasa bir çöküş var demektir. 23 yaşında bir delikanlı hâlâ yemeğini annesine yaptırıyor, kendi çamaşırını yıkamaktan aciz yaşıyorsa, ortada yetişmiş bir insan değil, uzatmalı bir çocukluk vardır.
Peki, bizi bu çıkmazdan çıkaracak sahih yol nedir?
Yusuf Şahin Hocamızın da işaret ettiği gibi, köklü bir zihniyet devrimi şarttır. İlk yıllarda Kur’an, Peygamber sevgisi, edep, ahlak ve maneviyat hammaddesiyle yoğrulan bir çocukluk... Ardından ilk yardım, kendi kendine yetebilme ve temel yaşam becerileri... Sonrasında hakiki bir kulluk şuuruyla taçlanmış yoğun dil eğitimi, zanaat, üretim kültürü ve sosyal sorumluluk...
23 yaşına geldiğinde; elinde mesleği, dilinde nezaketi, cebinde bükülmez becerisi, zihninde keskin muhakemesi, kalbinde ise sarsılmaz bir Allah korkusu taşıyan "Gerçek bir Müslüman" yetiştirmek... İşte özlediğimiz tablo budur.
Çünkü zeki ama ruhsuz, bilgili ama beceriksiz bir nesil; fırtınalı denizde pusulasını yitirmiş, rotasız bir gemiden farksızdır. Duvarları süsleyen diplomalar geçicidir; ancak ahlak, karakter, emek ve ihlas geleceği inşa eder.
Bu dönüşüm, insan zihninin ürettiği kurgusal sistemlerle değil; ancak ve ancak Âyet-i Kerîme’de buyrulduğu üzere, bizler için "En Güzel Örnek" (En asil bir karakter örneği) kılınan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nebevi eğitim metodunu yeniden rehber edinmekle mümkündür. O’nun terbiyesi; göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın vahyiyle şekillenmiş, insanı fıtratıyla barıştıran yegâne terbiyedir.
Mülk Suresi’nde Rabbimiz, yaratılıştaki o muazzam kusursuzluğa dikkat çekerek gözümüzü çevirip tekrar bakmamızı emreder. Rahmân’ın yarattığı fıtratta hiçbir çatlak, hiçbir uyumsuzluk yoktur. Kusur; o fıtratı bozmaya çalışan, insanı ruhundan koparan beşerî sistemlerdedir.
Zaman geri gelmiyor. O altın yılları yalnızca test kâğıtlarının arasında hebâ etmeye hakkımız yok.
Duamız ve temennimiz odur ki; bu aziz millet, tez vakitte gençliğini uyuşturucu, şehvet ve kimliksizlik bataklığından çekip çıkaracak hem dünyasını hem ahiretini mamur edecek nebevi bir eğitim ve öğretim sistemine yeniden kavuşsun.
Selam ve dua ile...